26 Aralık 2010 Pazar

yazmak ya da yazmamak

Yazmak yeraltı dünyasının kılavuzu. Tanıdığın bir boşluğu kapatmaya karşı nafile bir çaba. Bir kokunun peşine takılmak, kurabiye kokusunun, mandalina kokusunun...

Çivilenmek kendi boşluğuna.

Kazımak.

İnceltmek

Acıyacağını bile bile yek bir dil olup çürük bir dişin üzerine bastırmak.

Yazmak yalnız kalmak. Yaşamamak!

Bel ağrısı, boyun fıtığı, kireçlenme gibi istenmeyen misafirleri ağırlamak.
Belki yaşamayı belli belirsiz küçümsemek, yaşamın sunduğu meyveyi elinin tersiyle itmek, kendince bir meyve bulmaya çalışmak, onu tasarlamak, büyütmek, o meyvenin varlığına inanmak, kendin pişirip kendin yemek.

Yazmak kumdan kaleler yapmak, dünyanın karşısına çıkacağın kutlu ana hazırlanmak demek. Belki de ağır ağır delirmek.

Yazmak bir okyanusun, bir çayırın neresinden tutacağını bilememek demek. Onun kıyısında olup bir kağıda bakmak, ömrünü onu kendine saklayacağın aletleri icat etmekle geçirmek demek. Yazmak okyanusun hangi kıyıdan daha güzel göründüğünü aramak, bambaşka şeyler bulmak ve sonunda gözlerini unutmak demek.

Yazmak küçük, hissedilmeyen çivilerle tuturulduğumuzu bilmek

Yazmak, ayna karşındaki soytarı eşini aramak, yazmak kendi kendine tanıklık etmek demek.

Yazmak kağıt üzerinde soluyan bir leke demek.

Yazmak ‘onlar’la birbirimizi bağlayan görünmez ipleri çekiştirmek demek. Bir yolculukta, otobüs camında o iplerin çekiştirildiğini hissedip usulca gülümsemek demek.

Yazmak çekmecelerle yaşamak demek.

Yazmak tüm kötülükleri, içindeki ipsizleri bir bir kucaklayıp onları evcilleştirmek demek.

Korkmayınız, yazmak gayet iyi huylu bir edim!

1 Aralık 2010 Çarşamba

Belediye Parkında Kafka

oyun bahçesi
On üç yaşımla ilgili hatırladığım tek bir anı varsa o da şudur: Belediyenin parkında kardeşimle oynuyoruz. Güzel, güneşli bir öğle havası...Parkta ikimizden başka kimse yok.. Bir süredir uzaktan park bekçisi gözünü dikmiş bize bakıyor. Ben salıncakta sallanırken yanıma gelip soruyor:

-Kaç yaşındasın sen?
-On üç.
-Görmüyor musun burada yazanı?

Hemen gösterdiği tabelaya bakıyorum. “12 yaşından büyükler oynayamaz” yazıyor. İniyorum salıncaktan. Yüzümü bir sıcaklık basıyor, yanaklarım yanmaya başlıyor. Kendimi çok kötü hissediyorum. Eğlendiğim için cezalandırılıacak kadar büyümüşüm besbelli... İlk kez bir salıncaktan kovuluyorum. Eve gidince anneme kaç yaşına kadar çocuk olunduğunu sorduğumu çok iyi hatırlıyorum. Annem “On beş” diyor tereddüt bile etmeden, sanki hep bu soruyu bekliyormuş gibi. Biraz rahatlıyorum. En azından çocukluktan kovulmuyorum. Otorite ile birebir ilk karşılaşmalarımdan biri...

Olaya bugünden bakınca ise kafamdan absürt bekçi hikayeleri yazıyorum. Aklıma Kafka geliyor. Bu bekçiden bir kitap yazabilir diye düşünüyorum. Yere gazoz kapaklarının saçıldığı, paslı demir salıncakları olan küçük bir belediye parkında sessiz suçlar işleyip, parkta yaşanan utancı bir karabasana çevirebilir, beni sonsuza kadar o parkta eğlenmeye mahkum edebilir!!! (İyi ki Kafka’yı o yaşta tanımamışım.)

Bu düşünceleri aklıma getiren de onun “Kızgın Çalı” isimli hikayesinden bir bölüm oluyor :

Sık bir çalılığa düşmüştüm ... Düşüncelerim arasında kaybolmuş rahatça dolaşıyordum, sonra birden kendime geldim! Çalılık sanki etrafımda bitmişti. Dışına çıkamıyordum, kaybolmuştum!

"Çocuğum, dedi bekçi. Yasak bir yola girmişsin ; bu korkunç çalılığa geliyorsun, sonra da şikayet ediyorsun. Ama yine de, yabani bir ormanda değilsin. Bir genel park burası. Buradan çıkacaksın… ama biraz sabretmelisin, önce sana bir yol açacak işçileri aramam gerek; ondan da önce Müdürün iznini almalıyım. "

Kafka sen neler kadirsin? İnsanın aklına böyle tuhaf tuhaf şeyler getirirsin...

Yine de ne zaman bir salıncak görsem dayanamam. Salıncakta sallanıp şarkı söylerim eski günlerdeki gibi!!!