26 Eylül 2010 Pazar

Pazar Günlerinin Çocukluğa Açılan Kapısı


Memur çocuklarına
Pazar günleri bana taşrayı anımsatır. Taşra sadece küçük şehirlere, muşamba örtülü masalara, çıplak lambalı lokantalara ait değildir.* Taşra, daralan hayattır. Pazar günleri boşalan sokak gibi ıssız kalan hayat, varlığın kendini yoksun hissettiği andır.

Bir Çay mı Koysak / Varoluşçu mu Olsak?

Pazar günlerine kısaca bir çocukluk travması deyip geçebiliriz. Pazar günü benim için üzerinde bir kış ruhu gezinen orta halli bir aile evidir. Üzerlerinden bir kullanılmamışlık kokusu yayılan misafir odaları, varlığı tozlanmakla tozu alınmak arasında salınan büfeler, (Tezer Özlü’nün o hiç sevmediği) kauçuk ağaçları, cilt numarasına göre dizilmiş Hayat Ansiklopedileri, şekerlikler, küllükler, terlikler, o tektip evler ve hayatlar demektir. Ailecek sırayla yapılan banyolar, bir sobanın yanıbaşında üzerine abanılmış ev ödevleri, sürekli açık olan TV sesi, çamaşır sepeti ve odaya yayılan ütü buharıdır. Hem sürekli bir hazırlık hali hem de asılı kalan zaman, asılı kalan hayat ve onun o koca boşluğunu hissetmenin sıkıntısı demektir. “Bir çay mı koysak” lafı, bu nedenle en çok Pazar günlerine yakışır. Pazar günleri bir kaygı halidir. Bu nedenle aslında Pazartesileri, Pazar günlerinden çok daha insaflıdır.

Evlerin Işıkları Bir Bir Yanarken…

Şimdi kendi halinde bir şehirde duvar üzerine dizilmiş, ayaklarını sallayan kız çocuklarını gördüğümde bir şefkat duygusuyla birlikte bu pazar sıkıntısı yeniden dirilir içimde. Bir zamanlar Ankara’da yurdun iki adım ötesindeki Yüzüncü Yıl Mahallesi’nde, art arda yanan ışıklarla kışın kısalan günleri karşısında hissettiğim o tarifsiz kasvet gibi.

İyi pazarlar size….

Ben kalkıp bir çay demleyeyim en iyisi. Sartre, kusura bakma!

*Nurdan Gürbilek “Taşra Sıkıntısı” adlı yazısında bunu çok güzel anlatır. Kitap: Yer Değiştiren Gölge, Metis Yayınları

17 Eylül 2010 Cuma

Hürriyete Doğru


İyi ki doğdun Öznur!       
sunrise at the sea 
                                                                                                           
"Gün doğmadan deniz daha bembeyazken çıkacaksın yola."

Hölderlin,  "insan şiirsellikle barınır şu dünyada," demiş. Bu sözü ilk duyduğumda hemen bir yere not etmiştim. Gündelik hayatın kaba dürtüklemesinin dışındaki her önermeyi o zaman küçük bir mucizeymiş gibi karşılardım. Hala öyle aslında. Kelimelerle barınılabileceğine dair inancım da tamdı...(Hayatıma henüz çilek reçelinin girmediği yıllar...) Heves ne güzel şey!

"Seni benden ne bu kapı ne bu duvar ayıracak."

Ezginin Günlüğü'nden Hürriyete Doğru albümünü dinliyorum. Uzun zamandır dinlememiştim. Öğrencilik yıllarım geldi oturdu karşıma. (Kantinlerde asılı kalan zaman geliyor aklıma. Dali'nin sarkan saatleri!)  Müzikle arama başka hiç bir şeyin girmediği günler... Öyle zamansız şarkılar ki aynı bağı tekrar kuruyorum. Tıpkı o günlerdeki gibi sözlerin ve müziğin içine yerleşiveriyorum. İçinden kayıklar geçen, bir tuz tadı bırakan şarkılar...

Toprak somun gibi kabarıyor. Acımızla sarmaş dolaş yaşıyoruz mutlu olmak varken...Yine de balıklar, ırıpların çalkantısı, yelken olup gitmek var. Kara gecenin içine sinen yağmur var. Önümüzde şarabımız. Elimiz suya değiyor, her yanımız mavi, her yanımız deli rüzgar...Gel de bu nefes alıp veren kelimelerden kendine bir barınak yapma!

Peki sorarım,

"İnsan bugün yaşamazsa ne vakit yaşayacak?