18 Mayıs 2010 Salı

District 9 (Yasak Bölge)

Uzaylı filmleri deyince aklıma klişeler geliyor. ABD'yi ziyaret eden saldırgan yaratıklar, telaş içinde Meksika'ya doğru kaçışan Amerikalılar, dünyayı kurtarmak adına yine özel hayatıyla -tam da kızının mezuniyet, doğumgünü vs. partisine gitmeye söz vermiştir- ilgili bir fedakarlık yapması gereken Başkan...
Bütün bunlar bir yana nice filmde dışarıdan geleni tehdit olarak görürüz. İşte Neill Blomkamp'ın District 9 filmi , başlı başına bir siyasetin ifadesi olan bu durumu tersyüz ediyor ve karşımıza mülteci uzaylıları çıkarıyor.

Merhaba uzaylı, maalesef dünyalıyız!

Film, 1980lerin Johannesburg’unda geçer. Sürekli bir haber spikerinin aktardığı son gelişmeleri izleriz. Olaylar belgeselmiş gibi aktarılır. Başka bir gezegenden gelen büyük bir uzay gemisi, yakıtı bitince Johannesburg semalarında asılı kalmıştır. Dünyaya sığınan uzaylılar, tel örgülerin ardında 9. Bölge denilen, barakalardan oluşan geçici bir bölgeye yerleştirilir. Bu bölgenin denetimi MNU adında özel bir şirkete devredilir. Bu şirket, zırhlı, “beyaz” araçlarıyla etrafı kolaçan edip güvenliği sağlamaya çalışırlar. Öte yandan uzaylıların elindeki silahlar iştahlarını kabartır. Gizli laboratuarlarındaki araştırmalarında devletten destek alırlar. İnsanlar, uzaylılara görünüşlerinden dolayı “karidesler” demektedir. Ya da “çöp yiyiciler”. Uzaylılar çöplerden beslenirler, kedi mamasına bayılırlar. Bir silah mafyası onların bu zaafından yararlanıp kedi maması verip karşılığında silahlarını alır. Bir süre sonra Johannesburg halkına dur durak bilmeden uzaylıların ne denli yıkıcı ve zararlı oldukları anlatılmaya başlanır. Haberlerde etrafı yakıp yıkan, vandal uzaylıları görürüz.

Bu sırada, uzaylıların başka bir bölgeye taşınması kararı alınmıştır. Söz konusu yerin bir toplama kampı olduğunu bilen uzaylılar taşınmaya yanaşmazlar. MNU’da bu işin başına torpille Wikus adında bir adam geçirilir. Başından itibaren neden böylesi saftirik bir neşe içinde olduğunu bir türlü anlayamadığımız Wikus, gayretle ve hevesle işe koyulur. Tek tek evleri gezerek bölgenin tahliyesine başlar. Bu sırada kara bir sıvıyla temas eder. Çok geçmeden bu sıvı DNA’sını etkilemeye başlar ve Wikus yavaş yavaş bir “karides” e dönüşür. Bir “karides” olmanın nasıl bir şey olduğunu da çok geçmeden hissetmeye başlayacaktır. Birden herkes Wikus’un peşine düşer. Çünkü o, bir yanıyla “düşman” diğer yanıyla da silahları kullanacak DNA’ya sahip bir kobay, bulunmaz bir nimettir artık. Bir zamanlar aynı tarafta olduğu insanlara kendini bir türlü anlatamayan Wikus çareyi 9. Bölge’deki barakasında çocuğuyla saklanan bir uzaylının, CJ’nin yanına sığınmakta bulur. Filmin belki de tek sağduyulu karakteri olan CJ, uzay gemisini hareket ettirecek sıvıyı biriktirmeye çalışmaktadır.

District 9, -ne yazık ki- gayet “dünyalı” bir hikaye anlatıyor. İşte zenofobik dünya! Zaten filmin çekildiği barakalı bölge, bir zamanlar apartheid rejiminde siyahilerin tutulduğu bölgenin ta kendisidir. Ama tabii ki bu alegori Güney Afrika'nın sınırlarını aşıyor ve her coğrafyada kendi uzaylısını buluyor.

12 Mayıs 2010 Çarşamba

Adsız Sansız Bir Jude


Geçen gün kitapçıya girer girmez elimdeki kütüphane kitapları öttü: Kitapları çantamdan çıkardım. Orada çalışan biri, ne zamandır elimde gezdirdiğim Adsız Sansız Bir Jude kitabını görünce heyecanını gizleyemedi.

-Bu çok, çok güzel bir kitaptır.
-Gerçekten de öyle. İnsanın içine işliyor.
-Çılgın Kalabalıktan Uzak'ı okudunuz mu?
-Okumadım ama çok merak ediyorum, okumak istiyorum. Okuduğum ilk Thomas Hardy kitabı bu.
-Okuyun. O da müthiş bir kitap!

Jude'un ve Sue'nun bu dünyanın dışındaki varlıklarıyla bir aradayım bir süredir. Jude ve Sue adeta dünyada yalnız kalmış iki tragedya kahramanı.. Jude bulunduğu köyde bir merdivene çıkıp uzaktaki, "üniversite ve aydınların şehri" Christmenster'ın ışıklarına bakıyor ve bir gün oraya gidip daha çok okumanın  hayalini kuruyor. Fakat köşelerin çoktan kapıldığı bir dünyada adsız sansız kalmaya yazgılı o. Sue topluma kafa tutuyor, kendi ahlakını diretiyor, yine de cesaret onun da hayatta tutunmasına yetmiyor. 
"Bir günah işlemediğini bildiğin halde yasalarla emirler bir insanı mutsuz kılıyorsa bunları gözetmenin ne yararı var?"

Adsız Sansız bir Jude edebiyatın en güzel tutunamayan hikayelerinden birini anlatıyor. Bu iki titrek sevgili, gitgide eriyorlar gözümüzün önünde. Hardy'nin umutsuz bakışı, güzel kederi kitabın iyice içine işliyor.

Son zamanlarda art arda okuduğum Kızıl Damga, Effie Briest, Bir Kadının Portesi gibi Viktoryen romanların tozlu büyüsü altındayım. Boyumdan büyük laflar da etmek istemem ama roman en çok o dönemin, ondokuzuncu yüzyılın ruhuyla örtüşen bir şeymiş gibi geliyor bana. Romanları fırından yeni çıkmış halleriyle değil üzerinden biraz zaman geçtikten, kitaplar biraz toz gördükten, hikayeler demlendikten sonra okumak gerekiyor sanki.

Merak ediyorum, bir sonraki yüzyılın insanları bugün yazılanları nasıl değerlendirecekler? Geçen gün elime "Little Vampire Women" diye "yeni" bir kitap geçti. Küçük Kadınlar'ın tekrar yazılmış hali. İçimden 'umarım Sue ile Jude kendi hallerinde kalmaya devam ederler,' dedim.