28 Mart 2010 Pazar

neşeli kadınlar arasında -I

Şebnem İşigüzelNeşeli Kadınlar Arasında” adlı denemesinde, deniz kıyısında karşılaştığı, tombullaşmış vücutlarıyla pek dertleri olmayan, yaşını aldığı halde zincir askılı mayolar, çiçekli rengarenk pantolonlar giymekte beis görmeyen, kendini bu yaş grubu için tasarlanmış sıkıcı, lacivert trikolara mahkum etmeyen “neşeli kadınlar”dan bahseder (Ramize Erer’in tabiriymiş). Bu kadınlar için “gençlikleri ne zor şartlarda geçmiş olursa olsun evlerini, gönüllerini cennete çevirmeyi bilmişlerdir,” der.
Yukardaki neşeli kadın tabiri, aklıma Toronto günlerinde otobüs duraklarında karşılaştığım, bana “sweetheart” diye hitap eden, kahkahası tüm otobüsü canlandırmaya yeten, iri küpeli siyahi kadınları getirdi. Kolay bir hayatlarının olmadığını tahmin ettiğim bu kadınlardan gelen tatlı selamla çözülür, bir kez daha “yabancıların şefkatine”  inanırdım.
Bu neşenin kaynağını ise kaygısızlıkta değil, tam tersi, çeşit çeşit kaygılarla tanışıp onlara nanik yapma cesaretinde görüyorum. Etrafıma baktığımda bu cesaretimizin gitgide eksildiğini hissediyorum. Kendini, hayatını fazlasıyla ciddiye almaktan yorgun düşmüş, kaygılı, bir lavabo tıkanmasından dahi çabucak kendine hayal kırıklıkları yaratan insan toplulukları....
Mutfak cini Julia ile kaygılı peri Julie
Bu neşeli kadın meselesi Julie & Julia filmindeki, Julia Child karakteriyle aklıma geldi. Bu filmde birbirine paralel olarak farklı dönemlerde yaşamış iki kadının hikayesi  anlatılıyor. Birinde 1950li yıllarda yaşayan Julia’yı, diğerinde 2000li yıllarda yaşayan Julie’yi görüyoruz. Julia, Paris’te yaşayan bir Amerikalı. Bir yandan Fransızca’yı diğer yandan Fransız yemeklerini öğrenmeye çalışır. Sonunda da Julie’ye ilham olacak yemek kitabını yazar. Julie ise yeni evli bir genç kadın, Manhattan’da sevmediği bir ofis işinde çalışmakta, tekdüze hayatına anlam katabilecek bir uğraş aramaktadır. Bir yemek blogunda karar kılar. Bir yıl boyunca Amerikalılar’a Fransız yemeklerini sevdiren Julia Child’ın tariflerini deneyip blogunda yazacaktır. 
Julia Child (Meryl Streep'in yadsınamaz katkısıyla) bizi sahici bir “neşeli kadın” olduğuna ikna ediyor. Hiç de öyle televizyonlarda gördüğümüz, elinin ölçüsü şaşmayan, üzerine sos sıçratmayan hatasız aşçılardan da değil. İnsan Julia Child’ın yemeklerle olan tutkulu ilişkisine ister istemez imreniyor. Julia Child’ın bulaşıcı neşesi, performans kaygısıyla kuşatılmış Julie’ye tam anlamıyla geçemiyor. Julie ördek doldururken bile fazlasıyla melankolik…Her an zavallı ördeğe ve hayata küsmeye hazır.

Tabii Julia, Paris’te her gün yeni bir şeyler keşfettiği bir hayatı yaşarken Julie Manhattan’da neon ışıklarla aydınlatılmış bir pizzacının üstünde karanlık bir dairede yaşıyor, gündüzleri bir ofiste sürekli çalan telefonuyla birilerini inanmadığı şeylere ikna etmeye çalışıyor. Julia, Paris’in türlü yiyeceklerini satıldığı sokak pazarlarında alışveriş yaparken Julie malzemelerini süpermarketlerin çiğ ışığının altında seçiyor. Yine de nedense Julia, bizi her yerde Julia olacağına inandırıyor. Julie de öyle...

Film biraz tuhaf sona erse de filmden çıkınca aklınızda Julia’nın şen mutfağı ve kıkırdamaları kalıyor. Julia Child'ı özlemeye başlıyor, en kısa zamanda bir "gün"e filan gidip neşeli kadınların, keklerin ve çay kaşığı şıkırtılarının arasına karışmayı hayal ediyorsunuz.

Bu arada Şebnem İşigüzel'in plajda leopar desenli pareolarını sarınan neşeli kadınlarının hikayesi de -neşesizlerin kötü bakışları altında- hep birlikte söylenen bir ABBA şarkısıyla son buluyor.

 *Neşeli Kadınlar Arasında - II 
Resim: "Sahilde Koşan Kadınlar", Picasso.

"çınar, ben, ağaç ve kedi"

İşte Kerem Gibi oyununda ilk kez duyduğum, bahar gibi bir Nazım şiiri. Çınarları, kedileri, ağaçları ve hayatı seven bir adamın şiiri.
İyi baharlar, çiçekli dallar!

MASALLARIN MASALI
Su başında durmuşuz
çınarla ben.
Suda suretimiz çıkıyor
çınarla benim.
Suyun şavkı vuruyor bize,
çınarla bana.

Su başında durmuşuz
çınarla ben, bir de kedi.
Suda suretimiz çıkıyor
çınarla benim bir de kedinin.
Suyun şavkı vuruyor bize
çınara, bana, bir de kediye.

Su başında durmuşuz
çınar, ben, kedi, bir de güneş.
Suda suretimiz çıkıyor
çınarın, benim, kedinin, bir de güneşin.
Suyun şavkı vuruyor bize
çınara, bana, kediye, bir de güneşe.

Su başında durmuşuz
çınar, ben, kedi, güneş, bir de ömrümüz.
Suda suretimiz çıkıyor,
çınarın, benim, kedinin, güneşin, bir de ömrümüzün.
Suyun şavkı vuruyor bize
çınara, bana, kediye, güneşe, bir de ömrümüze.

Su başında durmuşuz.
Önce kedi gidecek
kaybolacak suda sureti.
Sonra ben gideceğim
kaybolacak suda suretim.
Sonra çınar gidecek
kaybolacak suda sureti.
Sonra su gidecek
güneş kalacak,
sonra o da gidecek.

Su başında durmuşuz
çınar, ben, kedi, güneş, bir de ömrümüz.
Su serin,
çınar ulu,
ben şiir yazıyorum,
kedi uyukluyor,
güneş sıcak,
çok şükür yaşıyoruz.
Suyun şavkı vuruyor bize
çınara, bana, kediye, güneşe, bir de ömrümüze.

7 Mart 1958, Varşova - Şvider
*Resim: "Forest Patterns", Mandy Budan