27 Şubat 2010 Cumartesi

Up In The Air (Aklı Havada) - "Tired of America" şarkısı eşliğinde

Kimi filmler vardır, yeni bir şeyler söylüyormuş gibi yapar ve üzerini biraz kazıdığınızda altından vaaz veren bir Mel Gibson çıkar.

Issız Adam Uçakta / Kartlarım, millerim ve ben!!!

Film, uçakta –hep aynı havayolu- ya da otel odalarında –hep aynı otel- iken mutlu olan, duygusal bağ kurmaktan kaçınan bir adamı anlatıyor. Clooney, işi gereği Amerika’nın dört bir yanına uçuyor, 320 günü yolculukta geçiyor, evde olduğu diğer 40 güne de katlanıyor bir şekilde. Film boyunca onu jilet gibi takımlarının içinde, “cool” adam olarak izliyoruz. Bir uçuş gurusu olmuş adeta, havaalanında şaşkın şaşkın dolaşan kalabalıklardan çeviklikle sıyrılıyor, kartları sayesinde sorunsuzca uçaktaki rahat koltuğuna kuruluyor. (Zaten onu patlak, tekeri çıkmış ya da yamulmuş bir bavulla bu dünyada göremeyeceğimiz kesin…Bu durumlar ancak biz fanilerin başına gelir.) Filmin sonunda atılan yumrukla bile sarsılmıyor, bize Hollywood’un sağlam kalelerinden biri olduğunu gösteriyor.
Clooney’nin yaptığı iş ise insanlara işten atıldıklarını söylemek. Bu nasıl bir iş tanımıdır, böyle bir konuda uzmanlaşma gerçekten var mıdır bilemiyorum. Film boyunca kendisine işten atıldığı söylenen, pek çok insan görüyoruz. İnsan buradan bir şeyler çıkacağını umuyor. Sendikal bir hareket filan değil ama en azından bir isyan bekliyor. Ne bileyim belki de yabancılaşmasını ve yaptığı işin ne denli berbat bir şey olduğunu fark edecek ve hiç değilse biriken (aya gitmeye yetecek kadar mili varmış) milleriyle dünyayı dolaşacak diye düşünmeden edemiyor. (Evet, fazlasıyla bu filmlerden izliyorum sanırım)

Filmin ilk yarısı Clooney’nin kredi kartları, özel üyelikleri, otel kartlarıyla ördüğü dünyasını anlatıyor. Sonra yanına bir de Vera Farmiga geliyor. Onun da işi için sık sık uçtuğu ve akraba bir ruh halinde olduğu ortaya çıkıyor (Sen öyle san!) İkisinin neredeyse şehvetle birbirlerine kartlarını gösterdikleri bölüm filmin can alıcı sahnelerinden. Ancak buradan sonra film giderek daha kötü bir yola sokuyor kendini. Belki de nereye gideceğini pek bilemiyor. İki kızkardeşiyle bile fazla bir yakınlığı olmayan Clooney, Vera Farmiga’yla birlikte kızkardeşinin düğününe katılıyor. Hatta son anda vazgeçecek olan damadı ikna etme görevi bile kendisi gibi evliliğe inanmayan birine kalıyor.

Her canlı evliliği tadacak!
Film, tuhaf bir şekilde sona eriyor. Kartçılık oynadıkları, hatta Clooney’nin bir kalabalığa yaptığı önemli bir konuşmasını yarıda kesip koşa koşa yanına geldiği (çok özeniyorum, bir gün ben de böyle bir şey yapmak istiyorum) Vera Farmiga da ona sırtını dönüyor (Meğer o da mutlu mutlu yaşamıyor muymuş?) Ve bir kez daha Hollywood evlilikten başka alternatif üretemeyerek (arıyorum, arıyorum, bulamıyorum) gözümüzü kara çıkarmıyor. Filmin sahici bir ilişki kurmakla ya da modern zamanlarla bir derdi varmış gibi görünse de niyeti herkesi “evermek”. İşten çıkarılanlar da arada kaynıyor. Bir şey diyecekmiş gibi olup sonra büyüklerin sözünden çıkmaması gerektiğini düşünerek geri adım atıyor sanki yönetmen. Hem de Juno’nun yönetmeni…

Hollywood’un bu kolaycı anafikir anlayışı aklıma ister istemez yerli Issız Adamımızı getiriyor. Orada da ona alternatif üretmek için gencecik kızı apar topar evlendirip çoluk çocuğa karıştırıyoruz. Sırf Issız adama, “gördün mü bak” diyebilmek için.

Filmden çıkarılacak dersler:
- Kartallar Yüksek Uçar. Kazanan Yalnızdır. Aforizmasını yürüten kaptan
-Kriz nasıl da etkiledi hayatımızı, insanlar işten atıldı filan ama evlilik gibisi var mı??
-Kimi insanların hayatlarında koca bir boşluk var…Evlenince geçer!
Good night and good luck!

(Hıımm, aslında kabin ekibiyle arkadaşlık yapabilirdi!!! Heey, sesimi kimse duymuyor mu??)

25 Şubat 2010 Perşembe

Çıkmaz Sokak

Mart güneşinin gezindiği çatıların altından geçer sokak. Seksek çizgilerinden, patlak topların gölgesinden, çocuk uykularından geçer


Emine sabah mahmuru, sokağın tam ortasında durur. Ayaklarının altı kiremit rengi,.,. Çıkmaz sokağın hep ortası bulunur. Emine sokağı adımlar, sabah ayazını, kömür kokusunu adımlar. Bir güvercin gelir, Emine’nin yanına sokulur.

Teneke saksılar merdivenleri avutur. Çiçekler büyür, çocuklar sokaklarda koşuşur. Kışın pencere önleri hep karlı olur. Emine evde kavga olunca kulaklarını kapatır. Yüksek sesle saymaya başlar.Televizyondaki cambaz Emine’yi yanına çağırır. Emine birden ona kadar sayar.

Yazları kadınlar kapı önlerine oturur. Kışın isli günleri bir bir yolunur. Halılar, kilimler yıkanır. Üzerinde ceylanlar ıslanır. Çıplak çocuk ayakları birbirini kovalar. Emine hep uzakta durur. Gözucuyla onlara bakar. Ceylanlarla bir tek o konuşur.

Kırık kiremit tutan çocuk elleriyle sokağın ortasına çizgiler çekilir. Bir tek çocuklar üzerinde sekebilir. Onları kimse yakalayamaz. Aldım verdim ben seni yendim. Bir gün bir oyuna hep az gelir. Çocuk sesleri çatılara yükselir.

Sokak tam ortasında kiremit rengi bir yırtık taşır. Çocuk solukları bütün gün burada saklanır. Bir tek Emine dışarda kalır. Sokağa on çocuk gülüşü yayılır. Emine’nin cebinde tam on taş birikir.

Akşam olunca sokak boşalır. Lastik çizmeler evlere incecik bacaklar taşır. Evler peçelerini indirir. Kokular sokağa karışır. Sokak uysal bir kedi gibi eşiklerin gerisinde durur. Çıkmaz sokaklar hep biraz alçakgönüllü olur.

Geceleri yapraklar kimseye görünmeden gelir Emine’nin kollarına konar. Emine dışarı çıkar. Mavi bir şal Emine’yi sarar. Gece giymiş tüm sokaklar onu birbirine fısıldar. Emine seksek çizgilerine dokunur, Onları birer birer kaldırır, kurumuş dallara, çinko borulara asar. Üzerinde yürümeye başlar. Sokak aşağıda kalır. Çiçekler, çatılar aşağıda kalır. Emine’yi kiremit rengi bir çizgi taşır. Onu kimse yakalayamaz.

21 Şubat 2010 Pazar

Arzunun Kanatları / Çocukluk Şarkısı

Der Himmel über Berlin
(Berlin Üzerinde Gökyüzü)
Berlin, trapezciler ve (sırf mürekkep lekesi için bile) insan olmayı özleyen melekler üzerine bir Wim Wenders (ve Nick Cave) masalı. O masaldan Peter Handke'in bir şiiri...

ÇOCUKLUK ŞARKISI
Çocuk daha henüz çocukken kollarını sallayarak yürürdü.
Derenin ırmak olmasını isterdi, ırmağın sel,
bir su birikintisinin de deniz olmasını.
Çocuk henüz çocukken çocuk olduğunu bilmezdi.
Herşey yaşam doluydu ve tüm yaşam birdi.

Çocuk henüz çocukken hiçbirşey hakkında fikri yoktu.
Alışkanlıkları yoktu
Bağdaş kurup otururdu, sonra koşmaya başlardı.
Saçının bir tutamı hiç yatmazdı
ve fotoğraf çektirirken poz vermezdi...

Çocuk henüz çocukken şu sorulara sıra gelmişti.
Neden ben benim de sen değilim,
Neden buradayım da orda değilim.
Zaman ne zaman başladı ve uzay nerede bitiyor.
Güneşin altındaki yaşam sadece bir rüya mı?
Gördüklerim, duyduklarım, kokladıklarım sadece dünyadan önceki dünyanın bir görüntüsü mü?

Gerçekten kötülük var mı?
Gerçekten kötü insanlar var mı?
Nasıl olur da ben olan ben olmadan önce var değildim ve nasıl olur da ben olan ben, bir zaman sonra ben olmayacağım...

Çocuk daha henüz çocukken ıspanağı, bezelyeyi, sütlacı ve karnabaharı ağzında geveleyip dururdu,
ama şimdi hepsini yiyor, üstelik mecburiyetten değil.

Çocuk henüz çocukken bir keresinde yabancı bir yatakta uyandı.
Şimdi tekrar tekrar uyanıyor.
Bütün insanlar güzel görünürdü, şimdi ise sadece bazıları.
Cenneti gözünün önüne getirebiliyordu, şimdi ise tahmin ediyor.
Hiçliği düşünmezdi, bugün ondan ürküyor.

Çocuk henüz çocukken hevesle oyun oynardı,
şimdi ise ancak yaptığı işle heyecanlanıyor.

Çocuk daha henüz çocukken elma ve ekmek yemek yeterliydi.
Bu bugün de böyle.
Dutlar ellerini doldururdu, bugün ki gibi
Taze cevizler buruşuk bir tat bırakırdı ağzında, hala bırakıyor.

Çocuk henüz çocukken bir dağın doruğuna vardığında biraz daha yükseğini arzululardı hep,
Büyük bir şehir gördüğünde daha büyüğünü isterdi, bugün de böyle bu.
Coşkuyla ağaçların dallarına tırmanırdı tepedeki kirazları toplamak için, bugün de böyle bu.
Kızarırdı yüzü yabancıların gözü üstündeyken, bugün de bu değişmedi.
Sabırsızca ilk düşen karı beklerdi,
bugün de yaptığı gibi.

Çocuk daha henüz çocukken
zıpkın gibi bir çomak fırlattı ağaca
bugün hala titrer çomak o ağaçta.

* Çeviren: Oruç Aruoba

18 Şubat 2010 Perşembe

Kış Sessizliği - Winterstilte

Karın altındaki sesler
Kış sessizliğimi, Bu yıl If İstanbul’da gittiğim Kış Sessizliği ile sonlandırmayı düşünüyorum! Zaten İstanbul’da festival demek, kışın tozunu silkeleme zamanı geldi demek.

Kış Sessizliği, Alpler’de bir dağ köyünde, dört kızkardeş ve annenin ölen babanın ardından  girdikleri sessiz bir yas dönemini anlatıyor. Doğrusu ne zamandır uzun sessizliklerin olduğu bir film izlememiştim. (En son izlediğim, Tayvanlı yönetmen -ismini bakmadan yazabiliyorum sonunda- Hou Hsiau-Hsien’in bir filmiydi sanırım.) Her ne kadar Almodovar enerjisiyle dolu, kıpır kıpır filmlere bayılsam da hamarat bir yönetmenin elinden çıkmış sessizlik filmlerini de çok seviyorum. O sessizliğin içinde kendime bir köşe bulup oturmak ve ardından da böyle afili laflar etmek hoşuma gidiyor. Ne yapayım.

Kış Sessizliği’nde evin içinde sessizce dini bir ritüeli yerine getirircesine çorap yamayıp, hamur açan, nakış yapan, günlük uğraşlarıyla meşgul kadınları görüyoruz. Aynı anda aynı işleri yapan kadınlar… Aynı anda yatan, yatarken bir örnek beyaz gecelikler giyen, gündüz vakti yine aynı koyu renk kıyafetlerine bürünen, saçlarını sıkı sıkı ören kadınlar. Tesbih çekip dua ederek günahlarından arınmayı diliyorlar. Filmde tam o sırada hep bir arada olan bu kadınların günah işleyecek kadar dahi özel bir hayatlarının olmadığını düşünüyorum kendi kendime. Fakat sonradan Alpler’de de küçük günahların olduğunu öğreniyoruz.
Yönetmen Sonja Wyss filmde, bu kadınların ritüellerinden, mırıldanılan dualarından, bir nakış üzerinde inip kalkan ellerinden sessiz bir müzik ve dans ritmi yakalıyor, bu kadınlar adeta tek bir organizma gibi hareket ediyor. Kamera ise evde altıncı bir kişi gibi geziniyor. Pencereler açıldığında içeri dolan o ince soğuğu hissediyor, odaya girip ağzından tüyler çıkaran baykuşun uğursuzluğuna inanıyoruz biz de. Evin kapısından dışarı adım atıldığı anda sonsuz bir beyazlıkla kuşatılmış dış dünya başlıyor. Anne, kabuslarında evin çevresinde dolaşan geyik adamlar görüyor. Dış dünya bir tehdit oluyor, özellikle baba otoritesinin ortadan kalkmasından sonra. Bu geyik adamlar, kız kardeşlerin sabah ayazında gizlice koştukları sevgililere dönüşüyor. İşte, ilk defa orada kendilerine ait bir "odaları" oluyor.
Karlar adeta her şeyin üstünü örtüyor, hiçbir şey apaçık yaşanamıyor bu evde. Coğrafyanın çetin şartlarıyla eve tıkılan bu genç kadınlar kendi aralarında sebepsiz kıkırdaşırken, yan yana yatarken, birbirlerinin saçlarını örerken evde gezinen örtük bir cinsellik enerjisine tanık oluyoruz. En sonunda, nakış işlerlerken iğneyi parmağına batıran ve örtüdeki “geyik”lerden birinin üzerine kanı damlayan genç kadın hamile kalıyor. Bu öğrenildiği anda, pencereler dış dünyaya kapatılıyor, üzerine kilitler vuruluyor ve mesele komşu kadın tarafından hallediliyor. Meryem Ana heykelinin tozunu suyla içince ruhun ve bedenin arınacağına inanılıyor.

Sonuç olarak sembollerle örülü bir film Winterstilte. Geyikler Hıristiyan mitolojisinde tam olarak neye karşılık geliyor bilmiyorum ama aklıma Murathan Mungan’ın "Geyikler, Lanetler" oyunundaki geyiklerin laneti geliyor. 

Kar güzel ve dünyaya getirdiği sessizlikte insanı etkileyen bir şey var...