27 Ocak 2010 Çarşamba

All That Jazz - Broadway, Vivaldi ve Ölüm Meleği


All That Jazz, tıpkı Fame (Şöhret) dizisi gibi beni etkisi altına alan başka bir gösteri dünyası filmi, başka bir seksenli yıllar güzellemesi.

All That Jazz’ın, yönetmen Bob Fosse’un hayatını anlattığı söylenir. Baş karakter Joe Gideon New Yorklu bir koreograftır. Jaws filminden tanıdığımız aktör Roy Scheider, Gideon’un nevrotik enerjisini ekrana taşımakta harikalar yaratır. (Unutulmaz film karakterleri dendiğinde aklıma gelen isimlerden biri olurdu.) All That Jazz filmi, Gideon’ın ta kendisidir aslında, biraz tepeden bakar. Broadway’in dahi çocuğudur. Ama neyse ki dahilere öfke nöbetlerini pek yakıştıran Hollywood (Beethoven, Mozart, ve daha niceleri bundan nasibini alırlar. Adeta öfkesiz ve kaprissiz bir dahi düşünemeyiz. “Karizmatik” kelimesi bu ihtiyaçtan doğmuş olsa gerek.) burada elini korkak alıştırır da biz de -yanaklarını mıncıklamak isteyeceğimiz sevimlilikte biri olmasa da- daha sahici bir karakterle tanışırız. (Yine de arkadaş olmak istemem, o ayrı.)

Gideon, delirme nöbetlerine tutulmasa da hayatını adeta şişkin egosu ve libidosu yönetir. Güne başlayışı bile bir ritüeldir. İlacını alır (dexedrin), müziğini açar (Vivaldi), sigarasıyla duşa girer, göz damlasını damlatır. Ardından ellerini iki yana açıp “It’s showtime, folks” deyip güne başlar.

Gideon bir yandan yeni bir dans gösterisi hazırlamaya çalışırken bir yandan da onu gitgide sona yaklaştıran hastalık sorunlarıyla boğuşur. Ayrıca pek umut vaat etmeyen bir film üzerinde çalışır. Bu arada çevresinde eski karısı, kızı ve kız arkadaşından başka birilerini görmeyiz. Tabii bir de filmin başında sonuna kadar Gideon’a eşlik etmekte olan güzel bir ölüm meleği (Jessica Lange) vardır. Gideon, bir yandan da ona hayatını anlatır. (Ölüm meleklerinin böylesine şefkatli ve sabırlı olduklarını umuyorum.) Bir de işin içinde Gideon’un hastalığıyla paralarının derdine düşen ceketli bir kalabalık vardır: Yapımcılar. Onlar yine bizi şaşırtmazlar.
Picasso’nun resim yaparken ölmeyeceğine dair bir inanışı olduğu söylenir. İnsana “önemli” bir iş yaparken ölüm melekleri sabırla beklermiş gibi gelebilir. (Öyle olsaydı yapımcılar bu kadar dertli olmazdı herhalde.) Ama heyhat, yarım kalan bir şeyler hep olur.

Gideon’ı da ölüm, yeni bir gösteri sahneleyecekken bulur. Özellikle hastane sahnelerinde rüyalar, bilinç altı, halüsinasyonlar birbirine karışır. Bob Fosse Fellini’nin harikalar dünyasına buradan bir selam gönderir. En sonunda Gideon, “Bye Bye Life”la dans ve müzikle uğurlanır. Filmde, tüm koreografiler parmak ısırtır. Özellikle Gideon’ın havayolu şirketi temasından sürpriz bir şekilde son derece provokatif ve erotik bir gösteri çıkardığı Airotica dansı inanılmazdır. Gideon kendi kendini sabote etmekten çok hoşlanır.



All That Jazz’de, müzikal bir filmden beklenmeyen pek çok şey var. Açık kalp ameliyatı bile!
İyi uçuşlar!

7 Ocak 2010 Perşembe

Bir Korku Klasiği - "Meet Me In St. Louis"

Geçen gün izlediğim bir filmin ardından korku filmleriyle müzikaller arasında ince bir çizgi olduğuna karar verdim. Kimi müzikal filmler -bize hiç hissettirmeden- rahatlıkla fantastik bir korku filminin sınırlarına varabiliyor.
Meet Me In St. Louis” filminde kalabalık Smith ailesini görürüz. Verandalı, çatı katlı, küçük Johnlar’ın evi gibi bir evde (ve pekala onlar gibi birbirlerine her akşam iyi geceler dileyebilecek bir aile atmosferinde) yaşarlar. Evin genç kızları kendi aralarında sürekli fısır fısır konuşur, kabarık kıyafetleriyle sincaplar gibi evin içinde tıpırdayıp durur,  Dansa gidecek eşleri olmadığında dünya başlarına yıkılır, hep -babaya söylenmeyen- küçük bir planları olur. Baba, işi nedeniyle New York’a taşınmaları gerektiğini söylediğinde ev ahalisi kahrolur ama duruma razı olur. Herkesin bu kadar üzüldüğünü gören baba iyice düşünür taşınır. Bir geceyarısı aniden ev ahalisini yataklarından kaldırıp evin salonunda toplar ve gururla “Çocuklar, çürüyünceye kadar St. Louis’te kalacağız,” der ve herkes “St. Louis dünyanın en güzel yeri” diye neşe içinde bağrışır. İşte film, babanın bu cümlesiyle bence korku filmleri türüne adımını atar. Zaten sonu (bir tane hadi neyse de) birden fazla evlilikle biten filmlere kanımca bir miktar temkinli yaklaşmak gerekir. (Bu filmlere devam filmleri çekilmemesi de şüphe uyandırıcı. Ben bir cinayet kokusu alıyorum.)

Müzikal filmlerden bir de Karanlıkta Dans (Dancer in the Dark) vakası var ki o da başka bir uçta yer alır, “Trier biz sana ne yaptık” başlığı altında incelemek gerekir. Ayrıca, kendisi ikinci kez izlemeyeceğim filmlerin başında gelir. Hatta St. Louis'de çürümeye bile razı olabilirim. Yani sanırım öyle...Hangisi daha azap verici bilemedim aslında.