25 Kasım 2009 Çarşamba

Aleksandra (Alexandra)

Aleksander Sokurov'un  Aleksandra'sını geçen yıl film festivalinde izlemiştim. Filmin bence en etkileyeci yanı savaştan bir büyükanne ile askeri kampı biraraya getirerek bahsetmesiydi.
Film, Aleksandra’nın, Çeçenistan'da bir askeri kamptaki torununu ziyaretini anlatıyor. Yolculuğun başından itibaren Aleksandra’yı bir grup askerin arasında görüyoruz. Askeri kampa varan Aleksandra, askerlerin, barakaların, tüfeklerin arasında dolaşıyor, "meraklı teyze" bakışlarıyla askerleri süzüyor. Bu komşu teyze, şüphesiz bu ortama yabancı bir varlık, bu tozlu ve kıraç araziye neredeyse bir ev hissini taşıyor, askerlere uzakta, eve dair bıraktıkları bir şeyleri hatırlatıyor. Gün boyunca canı istediği şekilde etrafta geziniyor, havadan şikayet ediyor, yorulur. Tüm askeri kuralların ve alt üst ilişkilerinin dışında bir yerde merak ettiklerini soruyor, kafasına koyduğunu yapıyor. Torunu Denis’in komutanına: “Hep bir şeyleri yıkmayı biliyorsunuz, bir şeyleri yapmayı ne zaman öğreneceksiniz?” diye söyleniyor.
Aleksandra, bir gün kamptan yakındaki bir Çeçen pazarına yürür. Tepkili Çeçen gençlerin asık yüzleriyle karşılaşır. Bu durum, bir Çeçen kadınla arkadaşlık kurup onun evine konuk olmasına engel değildir. Torunları birbiriyle savaşan bu iki kadının sohbet edip harabeye dönmüş evler arasında olağandışı bir şey yokmuşçasına yürümeleri çok dokunaklıdır.

Aleksandra ona birliği gezdiren torunuyla bir tankın içine girer. Bir savaş aracının içinde oturan yaşlı bir kadın bile yeterince tuhaftır. Denis için durum daha da karışıktır, birbirine sırtını dönmüş “asker” ve “torun” rolleri arasında gidip gelir. Gündüz kalaşnikofu tutan elleri gece, büyükannesinin uzun saçlarını örer. Bize herkesin bir büyükannesinin olduğunu hatırlatır.

Filmde havaya saçılan mermiler, dağılan gövdeler ve kargaşa görmeyiz. Hatta film boyunca tek bir silah sesi duyulmaz. Rüzgarın ve sıcağın esir aldığı, gölgesiz, yapraksız kamp ortamında toz bulutlarını, ince bir duman altında kalan barakaları, gerçeklikle rüya arasında gidip gelen askerleri görürüz. Sessizlik içinde silahların temizlendiği, diken üstünde izlenen uzun sekanslı, (hatta uzuuuuun sekanslı)bir sahne vardır ki kamp yerindeki gündelik bir olayın bile dışardan izleyene ne denli diken üstünde anlar yaşatabileceğini gösterir.

Sokurov, savaşı gerçek haliyle perdeye yansıtabilmenin olanaksızlığından söz ederek Alexandra için, “sadece insanların birbirini anlaması üzerine bir film,” demiş. Aleksandra, savaşı başka bir dilde anlatan bir film. Ağır ağır ilerleyip ağır ağır içinize işleyenlerden. Acelesi olmayan filmlerden.*

* Fatih Özgüven, Sokurov filmleri izlemek için "iki kat arasında asansörde kalmak" benzetmesini yapmış.

23 Kasım 2009 Pazartesi

"çiviler ağzına batmaz mı senin?"

İlköğretim yıllarının üzerinden uzun zaman geçse de zaman zaman okullarda okutulan kitapları, birtakım klişelerin tekrarlanıp tekrarlanmadığını merak ederim. Hala bayrak törenine geç kalan öğrenciler süklüm püklüm ayrı bir sıra mı oluşturur mesela? Karnede hala temizlik ve beslenme alışkanlığı notu verilir mi? Almanlar yenildiği için biz de yenilmiş sayıliyor muyuz hala? İçten içe, edebiyat gibi bir konunun bile hala birtakım yazarların "terbiyeci" yazılarına teslim edilmiş olduğunu düşünerek canım sıkılır.

O yüzden herhalde, Türkçe kitaplarından geriye içimize dokunan çok az hikaye kalır. Benim için bir Karanfiller ve Domates Suyu'ndaki Kör Mustafa vardır, bir de Benim için, Refik Halit’in “Eskici” adlı hikayesi bunlardan biridir. Beş yaşındaki Hasan, yetim kalınca İstanbul’dan Mısır’daki bir akrabasının yanına gönderilir. Uzun bir yolculukla bambaşka bir yere varır. Orada bildiği dilden bambaşka bir dille karşılaşır. Bir gün eve gelen bir eskici, aşınmış ayakkabıları tamir ederken Hasan da kendini kaybederek onu seyre dalar. Bir ara dalgınlıkla “çiviler ağzına batmaz mı senin?” deyiverir. Eskici şaşırır. Aynı dilde cevap verir. Hasan sevincinden uçar, altı aydır susan çocuk dili o sırada aklına ne gelirse anlatır durur. Eskici işini ağırdan alır. Artık gitme zamanı gelince Hasan katıla katıla ağlamaya başlar. (http://sevimli.blogcu.com/eskici-refik-halit-karay/219391)

Anadil tartışmaları üzerine bir kitapla* geldi aklıma bütün bunlar. Kitapta, 1960lara kadar “Lazca Konuşanlarla Mücadele Kolu” diye bir "eğitsel kol" olduğunu okudum hayretle. Bu topraklarda siyasetin dili artık fena halde ağırlaşmış ve eskimiş geliyor bana. Nedense, siyasetin göbeğinde bir yazı yazmak ve kendini anlatmak işte bu yeni dili kuramamış olmaktan dolayı zor. Karşımızdakinin anadiliyle bağını ve o bağın eksik kaldığı durumu kendi anadilimizle kurduğumuz bağı düşünerek anlamak çok da zor değil. Biraz çocuk olmak gerekiyor sadece. Beş-altı yaşlarında bir çocuk olup uzak bir ülkeye gidebilmek ve orada çocukluğun yüzlerce meraklı sorularından birini anadilinde sormanın değerini bilmek gerekiyor: "Çiviler ağzına batmaz mı senin?"

*Anadilde Eğitim ve Azınlık Hakları


6 Kasım 2009 Cuma

Cimcime ve Dergilerin Hayatı

Virgül dergisi artık çıkmayacakmış. Sevdiğim dergilerin kapandığını duyunca üzülüyorum. İçten içe bir suçluluk da duyuyorum. Son zamanlarda ihmal ettiğimi düşünüyorum. Oysa ömrü pek uzun olamayan bu dergiler, kişisel yolculuklarımızın biricik tanıklarından.

İlk hatırladığım dergi, evin gizli bir köşesinde bulduğum, biriktirilmiş Hey dergileri... (Niye “gizli köşe” bilmiyorum, belki de çocukluğun yasak dolaplar, gizli çekmecelerle örülü hayal gücü...) 7-8 yaşlarında olmalıyım. Dergileri bulduğum yerde oturup kalıyorum. Evin içinde başka bir dünya keşfeden her çocuk gibi.

Sonra Milliyet Çocuk geliyor. Şehir gazozu ne ise Milliyet Çocuk da o benim için! Bir solukta okuyorum. En çok Cimcime’yi seviyorum, ilk önce mi okusam sona mı saklasam bir türlü karar veremiyorum. Cimcime içimde yer ediyor. Ardından ergenlik yıllarının Blue Jean ve Hey Girl dergileri geliyor. Blue Jean taşra hayatına yabancı ( fazlaca "kuşe") bir dergi olsa da zaten tuhaf olan ergenlikle geçinip gidiyor işte. Çıkartmalarıyla bir boşluğu kapatıyor. Hey Girl’de ise yüz güzelleri seçiliyor, bir süre sonra burun kıvıracağımız kişilerin posterleri veriliyor. (Ergenlik, gerçekten sağ salim çıktığımıza şükredeceğimiz bir dönem!)

Üniversite yıllarında sürekli beslenen bir heves... Dergilerden pek çok şey umuluyor. 25. Kare ve Hayalet Gemi'nin hiç bir sayısı kaçırılmıyor. Limon geyik yapmayı, Express karşı olmayı öğretiyor. Harçlığımız kısıtlı ama ne yapıp edip dergilerimizi alıyoruz, okuyoruz, filmlere gidiyoruz. Bazı filmlerde (Rus filmleri dahil) sabretmeyi öğreniyoruz. (Yaşasın 25. Kare!) Dünyaya açık olmak ve iyimserlikle inanmak öğrenciliğin en güzel halleri olsa gerek. “Mürekkep bağımlıları için” Hokka, her sayıda bir nar eklenen Nar, Çalıntı, Pazartesi, Şizofrengi, Defter... Tesadüfen sahaflarda karşılaşıp heyecanlandığım Argos ve Gergedan, ciddiyetinden biraz ürktüğüm, -ceketimi ilikleyip- aldığım Birikim, boyutlarından evde yere serip üzerinde oturarak okuduğum Fol...

Yurtdışında yaşadığımda buraya dair en çok özlediğim şeylerden biri de dergilerdi. “İstediğin dergi varsa gönderelim,” derlerdi. Ne isteyeceğimi bilemezdim. Aslında, bir kitapçıda uzun uzun dergileri karıştırmayı, yeni birşeylerle karşılaşmayı, adı duyulmamış dergilerin bir araya getirdiği küçük toplulukları  görüp heyecanlanmayı özlerdim. Bu dergilerin, bende naif duygular uyandırdığını söylemek çok yersiz olmaz. Bunun en büyük sorumlusu, Milliyet Çocuk’tur! Giden bir derginin ardından üzgün olmamda en büyük pay Cimcime'nin ta kendisi yani.

Hayat böyle tuhaf denklemlerle dolu işte...

2 Kasım 2009 Pazartesi

şiir - "somewhere i have never travelled"

Maç Sayısı ile ilgili yazarken aklıma en sevdiğim Woody Allen filmlerinden olan Hannah and Her Sisters ve e.e.cummings'in bir şiiri geldi. Filmde, Michael Caine'in, Barbara Hershey'e ilan-ı aşkı bu şiir aracılığıyla oluyordu. Caine, Hershey'e cummings'in bir kitabını hediye edip eve gidince bilmemkaçıncı sayfadaki şiiri okumasını istiyordu. "O şiir bana seni hatırlatıyor."

İçinden güller, şehirler, dereler geçen bir şiir...

SOMEWHERE I HAVE NEVER TRAVELLED
somewhere i have never travelled, gladly beyond
any experience, your eyes have their silence:
in your most frail gesture are things which enclose me,
or which i cannot touch because they are too near

your slightest look easily will unclose me
though i have closed myself as fingers,
you open always petal by petal myself as Spring opens
(touching skilfully, mysteriously) her first rose

or if your wish be to close me, i and
my life will shut very beautifully, suddenly,
as when the heart of this flower imagines
the snow carefully everywhere descending;

nothing which we are to perceive in this world equals
the power of your intense fragility: whose texture
compels me with the colour of its countries,
rendering death and forever with each breathing

(i do not know what it is about you that closes
and opens; only something in me understands
the voice of your eyes is deeper than all roses)
nobody, not even the rain, has such small hands

YAĞMURUN ELLERİ Çev: Barış Pirhasan (şiirin bir bölümü)
Küçücük bir bakışın
Çözer beni kolayca
Kenetlenmiş parmaklar gibi
Sımsıkı kapanmış olsun

Yaprak yaprak açtırırsın
İlk yaz nasıl açtırırsa
İlk gülünü gizem dolu
Hünerli bir dokunuşla

Hiç kimsenin yağmurun bile
Böyle küçük elleri yoktur
Bütün güllerden derin
Bir sesi var gözlerinin

Başedilmez o gergin
Kırılganlığınla senin
Her solukta sonsuzluk
Ve ölüm...