30 Ekim 2009 Cuma

Maç Sayısı (Match Point) - Raskolnikov Londra'da

Woody Allen, filmlerinde karakterlerini konuşturur da konuşturur. (Woody Yay Burcu insanı!) Bu nevrotik karakterler ya terapistlerine dertlenirler, ya da New York sokaklarında, müzelerde, sergilerde, büyük kanvas tabloların önünde, akşam yemeklerinde, kokteyllerde konuşurlar habire. Kimilerine bu lafazanlık fenalık getirir. Oysa tipik nevrotik şehirli insanın kendini fazlaca önemsemesi, kendini anlatma derdidir işte bunlar. Woody’in karakterlerini kırda bayırda filan göremeyiz, fantezi olsun diye bir piknik yaptıkları bile vaki değildir. Hatta neredeyse New York dışına adım atmazlar. (Atınca da Annie Hall’deki Alvy gibi sudan çıkmış balığa dönerler. Alvy araba kullanmaz. Sevgilisi Annie'ye de, “Tek kültürel avantajın kırmızı ışıkta sağa dönmek olduğu bir şehirde yaşamak istemiyorum,” der)

New York, Woody Allen’ın habitatıdır. Karakterlerinin mutsuzlukları aklıma hep Dostoyevsky’nin ettiği bir sözü getirir: “İnsan mutsuzluğunun nedeni mutlu olduğunun farkında olmayışındandır.”

Zaten Woody Allen’ın da Dostoyevsky ile bir gönül bağı vardır. Londra’da yaptığı Maç Sayısı filminde bu iyice belirgindir. Bunun yanında, mekan değişip Londra olunca, yönetmenin birtakım tutumları da değişir. Mesela karakterlere bir ketumluk, bir ciddiyet gelir. Yine Tate’ten dışarı adım atmazlar, koca koca tabloların önünde gezinirler ama “sessizce”.
Maç Sayısı, şu sözlerle başlar:
Hayatta iyi olmaktan çok şanslı olmayı dilerim diyen biri hayatı anlamış demektir. İnsanlar hayatta şansın ne kadar önemli bir faktör olduğuyla yüzleşmekten korkar. Çok fazla şeyin kontroleri dışında olduğunu düşünmek onlara korku verir. Bir maçta, topun filenin en üstünde olduğu zaman, çok kısa bir an için, topun filenin arkasına da önüne de düşme olasılığı vardır. Şansınız varsa, arkasına düşer ve siz kazanırsınız, ya da önüne düşer ve kaybedersiniz.”

Chris Wilton, İrlanda asıllı, çok iyi bir tenis oyuncusudur. Bir süre sonra geçimini ders vererek kazanmaya karar vererek Londra’ya gelir. Üst sınıf İngilizlerin geldiği bir tenis kulübünde çalışmaya başlar. Chris,  tenis derslerine gelen Tom’la operaya olan ortak ilgileri sebebiyle yakınlaşır. Bu arkadaşlık, Chris’in hayatını tamamen değiştirecektir. Tom’un ailesiyle tanışır, kızkardeşiyle çıkmaya başlar, ailenin sayfiyedeki evlerine gelip gider. Bir süre sonra, tenis derslerini bırakıp Baba’nın şirketinde çalışmaya başlar. Tabii bu kariyer başarısının, üst sınıf İngiliz hayatının, kır evinin, çay saatlerinin büyüsünün bir yerde bozulması gerekir. Kara filmin doğası gereği... Chris’in “Suç ve Ceza” okuması da tesadüf değildir...İşte Scarlett Johansson faktörü burada devreye girer ve ortalığı karıştırır. Bu kara filmin arzu nesnesi olma rolünü, Amerika’daki sorunlu ailesinden kaçmış, dikiş tutturamayan Amerikalı aktres Anna Rice karakteriyle, o üstlenmiştir. (W.A. filmlerinde karakterlerin sinemaya gitmesi ya da bir filmden konuşması kuralı bu filmde de devam eder. Hep birlikte Motorsiklet Günlüğü’ne gidilir.)
Kara filmleri oldum olası çok etkileyici bulurum. Aklıma 1940’lı, 50’li yıllarının siyah-beyaz Hollywood filmleri gelir. Gece, sokak lambasının cılız ışığının aydınlattığı uzun bir sokakta, (kırmızı) bir topuklu ayakkabı tıkırtısı ve onu takip eden uzun pardesülü bir adam canlanır gözümde... Hep bir femme fatale, olayların akışını değiştirir. İnsanların iç karanlıkları, filme uzuuun gölgeler düşürür. Dünya asla tekin olmayan bir yerdir. Kötü süprizlere ve uğursuzluklara gebedir. İyiyle kötü belirsizdir ve çok çabuk yön değiştirebilir. Bırrr!!!


Maç Sayısı’nın sonunda her şey birbirine bağlanıyor. Woody’nin son dönemlerde yaptığı daha gevşek filmlerine göre çok daha ince bir el işçiliği görülüyor. Ama Woody Allen mizahı epey geri planda. Tabii dırlanmalar da...O yüzden bunu sevenler Kassandra’nın Rüyası’nı da severler. Orada da Karamazov Kardeşler var!

Anafikir:
-İngiltere uzun pardesülü adamların ve uğursuz olayların yeridir. (O yüzden yağmurludur.)
-İngiliz orta sınıfının tatil hayallerini Yunan Adaları süslemektedir.
-Woody Allen bundan böyle kara filmlerini İngiltere’de, müzikallerini Paris’te, erotik filmlerini de Barcelona’da çekecektir.

26 Ekim 2009 Pazartesi

film festivali - iki romanya filmi!

Filmekimi'nde "Altın Çağdan Öyküler”i izledim. Film, Romanya’nın Çavuşesku döneminden altı bağımsız hikayeyi anlatıyor. Çavuşesku'nun son on - on beş yılı propaganda nedeniyle Altın Çağ diye adlandırılmış. İroni, daha filmin isminden başlıyor.

Altı hikaye, beş farklı yönetmen tarafından çekilmiş. İlki, Komünist Partiyi karşılama öncesinde bir teftiş için bekleyen köylülerin hikayesi. Teftişe gelenlerle içki masasına oturan köylüler, kafaları bulduktan sonra lunaparktaki uçan sandalyelere biniyor. Onları durduracak kişinin de “uçanlar arasında” olması sebebiyle sabaha kadar herkes dönüp duruyor. (Efsaneye göre hala da dönmeye devam ediyor.) Diğer hikayede gayretkeş bir yoldaş okuma yazma öğretmek üzere köy yollarına kendini vuruyor. Başka bir hikayede iki genç, “Sağlık Bakanlığı’ndan geliyoruz, evinizdeki havadan şişelere doldurup tetkik için bize vermeniz gerekiyor,” diye evlerden topladıkları şişeleri satarak para kazanıyor. Bir diğer hikayede, fotoğrafçı bir adamla yeğeni, Parti'nin buyrukları altında Çavuşesku'nun bir fotoğrafını daha heybetli bir hale getirmeye çalışıyor. En sonunda fotoğrafı onaylayan parti yetkilileri gazete baskılarında "hoş" bir süprizle karşılaşıyor. En sevdiğim hikaye, domuz hikayesi , “Açgözlü Polis” oldu. Bir tanıdıklarının getireceğini söylediği domuz etinin hayalini kurarken karşılarında canlı bir “domuz” bulan polis ve karısı, ne yapacaklarını şaşırır. Bu gizli ve “yasak” hediyeyi komşularına belli etmeden öldürmeleri gerekmektedir. (Eti de paylaşmak istemezler.) En sonunda gazla öldürmeye karar verirler. Ama bilmezler ki, mutfakta gazla dolmuş bir domuz bedeni beklenmedik sonuçlara yol açabilir.

Hikayelerin hepsinde ince bir mizahla, totaliter bir rejimin baskısı altındaki insanın (ve bütün olanlardan habersiz bir domuzcuğun) içine düştüğü absürd durumlar anlatılıyor.Filmde çok tanıdık görüntüler var: Seksenli yılların, örtüleri, kilimleri, büfeleri, kanapeleriyle birbirine benzeyen, az eşyalı, orta halli eviçleri...Mutfak dolabı yerine tezgahın altına gerilen perdeler...(Bu detayı Poly farketti hemen:)) Albano-Romina Power şarkısı bile var!
Fimi izlerken aklıma başka bir Romanya filmi olan “Bay Lazarescu’nun Ölümü” geldi. Orada da ülkenin sağlık sistemini tek bir olay üzerinden, belgesel gerçekliğinde, ince ince eleştiriyordu. Film, 60lı yaşlarda olan ve yalnız yaşayan Lazarescu’nun bir gece kendini kötü hissedip ambulans çağırmasıyla başlıyor. (Önce epey bir süre ambulans bekliyor, komşuların meraklı sorularını yanıtlıyor.) Film, bürokrasinin kuralları ve “ne işin var burada senin” tavırlı doktorları yüzünden, bir türlü tam anlamıyla tedavi edildiğini göremeden, Lazarescu'nun bir hastaneden ötekine gitmesiyle geçiyor. Her hastanede, bir gece önce içki içtiğini öğrenen doktorlar, Lazarescu’yu bir güzel azarlıyor, zaman ilerledikçe biraz daha sabrımız zorlanıyor, hasta gözümüzün önünde soldukça soluyor, en sonunda rahmete kavuşuyor!

Lazarescu’yu izlerken epey zorlanmıştım ama hala tuhaf bir ürpermeyle hatırlıyorum. Altın Çağdan Öyküler’de de son iki hikaye biraz fazla uzuyor. Yine de bu iki filmin, derdini anlatmadaki telaşsız tavrı ve serinkanlı mizah anlayışı insanı etkiliyor...

Sanırım bu gece lunaparkta, "uçan sandalyelerde" (başka bir adı var mıydı?) dönenleri düşünüp uyuyacağım. Rüyamda kimbilir, belki Karpatlar’a filan düşer yolum.
(Hikayelerden birinde tepelerindeki karlarla çok güzeldi Karpatlar!)

21 Ekim 2009 Çarşamba

"Onca Yoksulluk Varken" (Romain Gary) - Şemsiyeleri Sevmek

Özel bir bağ kurduğun bir kitap var mı deseler herhalde ilk önce “Onca Yoksulluk Varken” derim. (Kırmızı Balon bir de!) Geçen akşam, kitabı elime aldığımda birden aklıma öğrenciyken eve dönülen yaz tatilleri, yaz gecelerinde tuhaf bir sessizliğin içinde terasta okunan kitaplar geldi. Okumaktan sayfaları dağılmış, güçlükle ayakta duran, (kim demişti?)“içinde epey yürüyüşlere çıkılmış” bir kitap. Çok kere okudum. Okumakla da kalmadım, o zaman kimi bulursam da okuttum. Solgun ve sargılı hali biraz da o yüzden...

10 yaşında (ya da kendini o yaşta zanneden) ağzı bozuk bir Arap çocuğu Momo. Paris’in yoksul fahişelerinin, travestilerinin, göçmenlerin yaşadığı Belleville’de oturuyor. Yahudi bir kadının, Madam Rosa’nın evinde kalıyor. Annesini tanımıyor, bir annesi olması gerektiğini ise sonradan öğreniyor. Diğer fahişelerin sahipsiz çocukları gibi Momo’ya da Madam Rosa bakıyor. Momo’nun asıl adı Muhammed ama Madam Rosa ona “Momo” diyor. Madam Rosa da Momo’nun annesi gibi, bir zamanlar Cezayir’de Fas’ta kendini “kıçıyla savunuyor.” Artık yaşlı olduğundan kendini savunamıyor, bir apartmanın altıncı katında, "kendini savunanların" terkedilmiş çocuklarına bakıyor. Koca poposuyla gün boyu altı katı inip inip çıkıyor, “ölümüm bu merdivenlerden olacak,” diyor. Momo’ya göre kesinlikle asansörü hakeden bir kadın Madam Rosa. Doksan beş kilo ve bu kiloyu taşımak için yalnızca iki ayağı var.

Madam Rosa’dan başka, gözleri iyilikle bakan Mösyö Hamil’le sohbetleri var Momo'nun. Tanıdığında zaten yaşlı olan, boyuna da yaşlanan, Victor Hugo okuyan biri Mösyö Hamil.
“Victor Hugo gibi bir herif olmak isterdim. Mösyö Hamil sözcüklerle, insan öldürmeden her şeyin yapılabileceğini söyler; zamanım olduğunda bir deneyeceğim.”

Bir zamanlar en iyi arkadaşı olmuş Arthur var sonra. Arthur: Kendi halinde bir şemsiye...

Momo, hastalanan Madam Rosa'yı kaybedeceğini hissediyor, çünkü herkes ona çok tatlı davranmaya başlıyor. Bu arada gelen babasının Momo'ya gerçek yaşını öğrenmekten başka bir faydası olmuyor. Hayatın acılıklarına, sıradan kalabalıklarına küfürleriyle karşı geliyor. Bir yandan da büyümek, hayat, ne menem bir şeymiş, ona kafa yoruyor.
"Ben öyle mutluluk meraklısı değilimdir, yaşamı yeğlerim yine. Mutluluk bir süprüntü, acımasızın tekidir, ona asıl yaşamasını öğretmek gerekir"
.”.. ama ben mutlu olmak için yaşamın kıçını yalayacak değilim.”


Momo gözümüzün içine baka baka söyledikleriyle hem ince ince gülümsetiyor hem de iç burkuyor. Akıllarda en çok Momo'yla Rosa'nın içe işleyen ilişkisi kalıyor.

Ve Arthur tabii...İnsana şemsiyeleri sevmeyi öğretiyor. Momo da zaten "sevmek gerek" diyor.

*Kitabın müthiş çevirisi Vivet Kanetti'ye ait.

13 Ekim 2009 Salı

"An Angel At My Table" (Masamda Bir Melek)

Bu benim hayatım. Ben, Janet Paterson Frame 1924’te Ağustos ayında doğmuşum. Adı konmamış ikiz kardeşim, doğumdan iki hafta sonra ölmüş.”

Toprak bir yoldan bize doğru yürüyen, kırmızı saçlı, tombul bir kız çocuğunun bu sözleriyle başlıyor Janet’in hikayesi.  Janet Frame yoksul bir ailenin beş çocuğundan biri. Başını, kıvırcık saçlarından kocaman bir hale çevreliyor. Yeni Zelanda’da küçük bir kasabada yaşıyor. Demir yollarının, geniş çayırların, toprak yolların çevirdiği kasabada kardeşleriyle birlikte büyüyor. Hiç bir zaman fazla arkadaşı olmuyor. Babasının cebinden çaldığı parayla sınıf arkadaşlarına sakız alsa bile...Bu hırsızlığı, kara tahta önünde öğretmenden azar işitmesinden başka bir işe yaramıyor. Janet, hikayeler ve masallar okuyarak büyüyor. Gözünü kitap raflarından ayırmadan saatlerce kütüphanede geziniyor. Küçük yaşta yazmaya başlıyor, babasının aldığı deftere günlük tutuyor.

Çocukluğunda kardeşinin başına gelen trajik bir olay Janet’i sarsıyor. İlk gençlik yıllarında gitgide kendi içine kapanıyor. Kabarık saçlarından, kıyafetlerinden utanıyor. Kalabalıklardan sıkılıyor. Sıkıntısını neye yoracağını bilemezken, hep şair olmayı isterken kendini öğretmen olarak buluyor. Bir gözetmenin dersine girmesiyle, çocukluğunda sınıfa rezil olduğu aynı kara tahtanın önünde kaskatı kesiliyor. Götürüldüğü doktorlar onun şizofren olduğuna inanıyor. Janet, yanlış bir tanı yüzünden yedi yılını akıl hastanesinde geçiriyor. Elektroşok tedavisine maruz kalıyor. Yine de yazmayı sürdürüyor. Yazdığı kısa hikayelerin basılmasının ardından ülke çapında aldığı bir ödül lobotominin eşiğine gelen Janet’i hastaneden kurtarıyor. Derken Janet’in yolculukları başlıyor. Ödülden kazandığı parayla önce İspanya’ya gidiyor, sonra Londra’ya geçiyor. Amerikalı bir sevgilisi oluyor. Bir kaç kitabı basılıyor. Janet, en çok yapmak istediği şeyi yapıyor ve yazmayı hiç bırakmıyor.

Film, aynı Janet Frame’in otobiyografisinde olduğu gibi üç bölümden oluşuyor. Yazar, çocukluk yılları, ergenlik yılları ve gençlik yıllarında üç ayrı karakterle canlandırılıyor.
Yeni Zelandalı yazar, “Otobiyografiye gelince, yazma nedenim kendimi birinci tekil şahıs olarak görebilmekti. Çok uzun yıllar boyunca üçüncü tekil şahıstım, tıpkı bütün çocuklar gibi,” diyor. Yönetmen Jane Campion da bundan olsa gerek filmin başında çocuk Janet’i kadrajın ortasına yerleştirip onu birinci kişi yapıyor. Film boyunca farklı karakterler girip çıksa da Janet, hep merkezde kalıyor. Campion, diğer karakterlerle çok fazla ilgilenmiyor. Film boyunca ara ara Janet’in yazdıkları iç ses olarak bize ulaşıyor. Yönetmen bizi Janet Frame’in kafasının içinde gezdiriyor. Tanınmış sanatçıların biyografik filmlerinde sık karşılaştığımız gibi karaktere karşı bir hayranlık tesis etmeye çalışmaktan çok onu anlamaya çalışıyor. Yeni Zelanda’nın bakir peyzajında, yoksulluk içinde, taşranın kapalı hayatında kendine bir ifade yolu bulmaya çalışan bir yazarın epik hikayesini anlatıyor. Filmin sonunda Janet kardeşinin evinin yanına manidar bir şekilde “sabitlenmiş” bir karavanın içinde yazı yazıyor. (Bence masasında bir melekle hayali yolculuklara çıkıyor.) Mutlu son!!!


Life is sweet, Jasper ...
There is day and night, Jasper
Both sweet things
There is the sun, the moon,
[The stars, brother ...]
All sweet things
There is Likewise
A wind on the heat
who would wish to die ? ...


Türkçe'ye çevirmeye çalıştım:
(Hayat güzel, Jasper
Gecesi de gündüzü de, Jasper
İkisi de güzel
Güneş de ay da,
[Yıldızlar da kardeşim…]
Hepsi güzel şeyler
Ve sıcakta esen rüzgar da öyle
Kim ölmek ister ki?)

8 Ekim 2009 Perşembe

"Once" - Dublin'de Bir Yalnız Kalpler Sokağı

Kimi filmlerin kendi güzelliğinden başı dönmez. Sakin akan bir nehir kıyısındaymış gibi oturulur izlenir. Film bitince herkes önce bir iç geçirir sonra birbirine “ne hoş bir filmdi, değil mi?” der.“ONCE” öyle bir film. Ne öyle üzerinize gelen karakterleri, ne sizi şaşırtmak için taklalar atan bir senaryosu var. Sessiz ayrılıkların, mutedil mutlulukların yaşandığı küçük filmlerden. Arkadaşlarla izlendiğinde çok konuşanların diğerlerini kızdırmayacağı filmlerden...

Başrollerde iki müzisyen: İrlandalı gitarist Glen Hansard ve Çek piyanist Marketa Irglova. Yönetmen John Carney de müzisyen.

İki gezgin ruh, Dublin sokaklarında birbiriyle buluşur. Onları müzik buluşturur. Birisi sokak çalgıcısı, kendi yaptığı şarkıları söylüyor. Ara sıra da babasının dükkanında ev aletleri tamir ediyor. Diğeri genç bir göçmen kadın, annesi ve kızıyla yaşıyor. Çiçek satıyor. Zaman zaman müzik aletleri satan bir dükkana uğrayıp piyano çalıyor. Biri çok yakın zaman önce kendisini bırakıp giden kız arkadaşının yasını tutuyor. Diğeri kızının babasını düşünüyor. Her iki karakter de insanın içine işleyecek kadar sahici...İkisi de isimsiz. Marketa Irglova'yı neredeyse tanıdığınıza inanacaksınız. İçinizden ona “Sıkı giyin, hava serin" demek filan geliyor. Gecenin bir yarısında pil almak için sokağa fırlayıp kulaklıkla dinlediği şarkıya söz yazdığı sahneyi ben defalarca izleyebileceğimi düşünüyorum.

Film, yeryüzünde yaşanma ihtimali olup da yaşanmamış ilişkileri hatırlatıyor. Aklıma öğrencilik günlerinin Nelly ve Mösyö Arnaud filmi geliyor. Onun dışında Dublin’in kasvetli ve güzel sokakları, İrlanda aksanı ve baştan sona Hansard’ın şarkıları bir sonbahar günü gibi sizi sarıp sarmalıyor. Battaniye altında izlenecek filmlerden. Işıkları da kapamalı...İşte oldu. Brilliant!


7 Ekim 2009 Çarşamba

"Smoke" (Duman) - "innocent when you dream"


Kimi filmlerin kendine has bir kokusu olur. Üzerinden zaman geçse de bu kokuyu size hatırlatıp durur. “Duman” benim için, sabahın erken vaktinde yabancı bir şehirde, kahvaltı edilen bir yerdeki tanıdık kokudur. Onun bize hissettirdiği çocuksu sevinçtir...Sabah temizliği yeni yapılmış bir yeri dolduran kahve, fırından yeni çıkmış çörek ve biraz da son demlerini yaşayan uykuların kokusu... Öyle ki oradaki yabancı insanları birbirine görünmez iplerle birbirine bağlar, orayı bir ev içine çevirir.

Duman, “Ay Sarayı”nı okuduktan sonra tüm kitaplarını okumaya and içtiğim (ama sözümde durmadığım – henüz!) yazar Paul Auster’ın senaryosunu yazdığı, Wayne Wang’in yönettiği bir film.

Kelimelerin, hikayelerin ve dumanın ağırlığını ölçmenin filmi.
Sir Walter Raleigh, dumanin ağırlığını ölçmek icin önce bir sigarayı alıp ağırlığını ölçer, sonra sigarayı yakıp küllerini terazinin kefesine silker. En sonunda, küllerin ve izmaritin ağırlığını, yanmamış sigaranın ağırlığından cikarir. Kalan, dumanın ağırlığıdır.”


Paul Benjamin bir yazar. (Paul Auster ve Walter Benjamin’den mi türedi acaba?) Sık sık aynı sokaktaki Auggie Wren’in tütün dükkanına uğrar ama pek konuşmazlar, Auggie, Paul için sadece “para üstü veren bir adamdır” o sırada. Auggie, dört bin gün boyunca her gün aynı saatte aynı açıyla dükkanın köşebaşından sokağın fotoğrafını çeker. Bu öyle bir iştir ki Auggie bu yüzden, tatile bile gidemez. Bir akşam yine tütüncüye uğrayan Paul, Auggie’nin fotoğraflarını görür. Paul, hayranlıkla ve biraz da şaşkınlıkla Auggie’nin fotoğraflarına, bu derin tutkuya bakar, “para üstü veren adam”ın dünyasına ait bir şeyler görür. Bir albüme özenle yerleştirilmiş, tarihleri atılmış dört bin fotoğraf. Bir örnek gibi görünen siyah beyaz fotoğraflardan birinde bir kazada kaybettiği eşine rastlar. Gündelik bir telaşla sokaktan geçen karısı işte orada, fotoğrafların birindedir... Paul ve Auggie tanışır.
Paul bir gün yolda dalgın dalgın yürürken bir arabanın altında kalma tehlikesiyle karşılaşır. On yedi yaşındaki bir çocuk tarafından kurtarılır. Paul ve “kimi zaman Rachid” tanışır. Rachid hikayelerini uc uca ekler. Rachid’in hikayeleri olmasa da Rachid hep yalan söyler.
Duman Brooklyn’de bir tütüncüde buluşan, sigara dumanları karışan küçük hayatların filmi. İncelerek dansede dansede yükselen dumanlar arasında anlatılan hikayelere inananların filmi. Biraz, dağda donarak ölmüş babasının tıpatıp kendisine benzeyen donmuş cesedine yıllar sonra rastlayan adamın, biraz saklandığı yerde ölümü beklerken on yıldır yazdığı kitabının tek orjinal kopyasını sarıp içen Bakhtin’in filmi. En sonunda da Auggie’nin Christmas hikayesinin filmi...Yalanların güzel olduğu zamanlar vardır ve Tom Waits şarkısını söyler:


it's such a sad old feeling
the fields are soft and green
it's memories that i'm stealing
but you're innocent when you dream


*foto buradan





2 Ekim 2009 Cuma

Orbis Pictus - Alis Yollarda


Ne zaman yolculuk isteğim depreşse yolculuk filmlerine sarılırım. Orbis Pictus'u da böyle bir zamanda izledim. Slovak bir yönetmenin (Martin Sulik) yolculukları, masalları ve Chagall'ı hatırlatan filmi.

Film, 16 yaşındaki başına buyruk Tereza'nın yatılı okuldan atıldıktan sonra çıktığı yolculuğu anlatıyor. Tereza, Bratislava'daki annesinin yanına gitmek üzere, elinde solmuş bir haritayla (ah, o haritalar, insanı nasıl da kışkırtırlar), seyrini kendinin de pek bilmediği bir yolculuğa başlıyor. Yol boyunca tuhaf kişilerle karşılaşıyor. Başına olmadık olaylar geliyor. Biz de, tavşanını takip eden Alis gibi Tereza'nın özgür ruhunun peşine takılıyoruz, Tereza'nın kafasının içinde geziniyoruz. Neyin gerçek neyin sahici olduğunu kimse bilmiyor, hatta bu çok da önemsenmiyor. Yolculuk sessiz bir karnavala, Chagall'ın büyülü hikayelerine dönüyor. Tereza'nın her karşılaştığı kişiyle bir alışverişi oluyor. Acılarından kurtulmak için yarı beline kadar toprağa gömülü bir kadını topraktan çıkarıyor. Bir süre şakır şakır yağan yağmurla kadının harap evinde suların yükselmesini seyrediyor. Ortalıkta tavuklar dolaşıyor. Göl kenarında bir düğüne katılıyor, uzaktan damatla bakışıp duruyor. Gelinle isteksiz damat, gece ışıklar içinde bir salla gölde büyüleyici bir şekilde uzaklaşıyor. Tereza, ıssız kasabalardan, tren yollarından, taş köprülerden geçiyor. Ve yatılı bir okulda kalan kardeşini görmeye gidiyor, çubuklu pijamalarıyla yatakhaneden kaçan mahzun çocuklara oyunlar oynatıyor. Yolculuk devam ediyor. 

Orbis Pictus, kendine has bir ruhu olduğunu hissettiren, gücünü naifliğinden alan filmlerden. Birbirinden farklı seyirlere imkan veriyor... Bana çocukluğun sahici serüvenlerini anımsattı ve tabii ki Alis'i...

*Bu arada, Orbis Pictus, Çek eğitimci, John Amos Comenius'un çocuklar için yazdığı, ilk resimli ansiklopedinin adıymış.

Gak!!!

İşte başlıyorum, çok heyecanlı! Nasıl bir şey olacağını ben de bilmiyorum. Bir defter olarak düşünüyorum, karalama defteri... Umarım kısa ömürlü olmaz. Ben de arkamda öksüz bir karga bırakmam. Zaten nezleli:)

Salah Birsel'e yazdığı "Nezleli Karga" kitabı için de teşekkür ediyorum buradan.