20 Mart 2012 Salı

kırmızı balon

"Bir kitap okudum hayatım değişti" diyeceksem, bu kitap hiç kuşkusuz “Kırmızı Balon” olurdu. Hatta bu blog için ilk düşündüğüm isimdi ama alınmıştı. (Bir kaç isim denemesinin ardından göze masada duran kitap ilişir ve olaylar gelişir:)

Ursula Le Guin'in Kadınlar, Rüyalar, Ejderhalar isimli deneme kitabını okuyorum bugünlerde. Tembel, sarsak bir okuma benimkisi. Bir bölüm okuyup kitabı kapıyorum, sonra yeni baştan o bölümü okuyorum, oradan sondaki denemeye atlıyorum filan. Kitap harika ama! Yazar, denemelerinden birinde çocuklar için yazmanın zorluğundan sözeder. "Çocuklar büyük miktarda çöp yiyebilirler (onlar için iyidir de bu) ama yetişkinlerden farklıdırlar. Henüz plastik yemeyi öğrenmemişlerdir," der.
Kırmızı Balon usulca çocukların ruhuna süzülen kitaplardan. Kitapta Pascal ve balonu anlatılır. Pascal ve Kırmızı Balonu. Başına buyruk bir balondur bu, fazla sıkıştırılmaya gelmez, kendi başına hareket etmek ister ama Pascal’ı da takip eder. Pascal Paris'te Montmarte sokaklarını kırmızı balonuyla dolaşır. Gece yattığında balon penceresinin önünde süzülür. En sonunda balon, peşlerine düşen çocukların hışmına uğrayıp oracıkta patlar.

Kırmızı Balon, Lamorisse'nin yarım saatlik, neredeyse diyalogsuz filminin hikayeleştirilmiş hali. Yine o müthiş Arkadaş Kitaplar serisinden. (Bu seri artık satılmıyor. Sahaflarda bile bulmak zor. Can Yayınları tekrar basıyor o kitapları. Ama Kırmızı Balon yok. Bulamıyorum.) Filmin sonunda balonun can verişi çok dokunaklıdır. Ardından şehrin rengarenk tüm balonları toplanıp Pascal'ın yanına gelir ve onu gökyüzüne uçurur.

Kitapta filmden kareler vardı, sadece balonun kırmızı olduğu siyah beyaz kareler ve şehrin bir çocuk için yalnızlaştırıcı olabileceğini hissettiren gri apartmanlar, boş sokaklar. Aslında çocuk kitaplarında canı sıkılan, yalnız kalan çocuğun imdadına koşan arkadaşlar olur hep. Suna'nın serçeleri, Ada'nın kuşu, Zeze'nin portakal ağacı, Momo'nun şemsiyesi (Arthur). Ben de Pascal ve balonuyla kimbilir kaç kere ilkokul yolunu adımladım. Sonra kardeşim ve kuzenim de katıldı aramıza. Kırmızı Balon deyince aramızda akan sular durur hala:)

Yurttaş Kane'i izleyenler bilirler. Filmi tek kelimeyle ifade edebilirsiniz: "Rosebud" (gül goncası). Kane'in ölüm döşeğinde ağzından çıkan o tek kelime. Çocukluktaki kızak. O şaşaasına rağmen çocukluktan bu yana içi doldurulamayan yalnız ve trajik bir hayat. Çocukluk da çocukluktaki hikayeler de önemli. Öyle çocuk kitaplarıyla karşılaşıyorum ki hikayesiz kalmak mı daha iyi onları okumak mı karar veremiyorum. Önyargılarla dolu bir çocuk kitabı çok beter bir şey. Zehrin zerkedilmesi adeta. Ve o ibretlik hikayeler...

Bu arada Kırmızı Balon'la tanışmamdan yıllar sonra bir film festivalinde Kırmızı Balonun Yolculuğu’nu izledim. Aynı kırmızı balon -belki de hayaleti- dolaşıyordu yine Paris sokaklarında. Bu çocukluk anısına olan bağlılığımın da yadsınamaz etkisiyle bu filmi çok sevmiştim. Zihninizde salınıp duran bir balon gibiydi. Hou Hsiau-Hsien sevdiğim bir yönetmen. Onun o yavaaaaş hareket eden kamerası güzel şeyler düşündürüyor bana. Tadını çıkarıyorum o sahnelerin. Filmde o başı kalabalık, telaşlı, hep bir şeylere yetişmeye çalışan anne, metropol kadını Juliet Binochet dışında her şey balonunu süzülüşü gibi yavaş.

Düşünüyorum da sanırım hiç tanımadığım birinin üzüntüsünü ilk kez Kırmızı Balon'la hissettim ve kitapların hayatına karıştım. Okumayı bıraktığımda "okunanlar katbekat kar gibi üzerimi bürüdü."* ilk kez. Şimdi kitapsız bir hayat çok çetin görünüyor gözüme. Çünkü güzel hikayeler hayatınızın sonuna kadar sizin elinizden tutar. Bitmeyen gofretlerdir onlar:)

*ben demiyorum, walter benjamin diyor.
* fotoğraf kaynak

6 Mart 2012 Salı

bir kış günü kahve ve kurabiye kokusu


"Kış neden var", diyor Turgut Berkes şarkısındaBunu en son Toronto'da yaşarken düşünürdüm. Pek sevmediğim bir işte çalışıyordum. Bu çok sıradışı bir durum değil elbette. Küçük Sisyphoslarla biricik kayaları..."Ayakkabının içindeki küçük taş"* ("Hayaat, bunu neden yapıyorsun" demek geldi şimdi içimden. İşin içinden çıkamayınca arabesk nasıl da yetişiyor imdada.) Ben hep mesela dışarıda kediler güneş altında kendilerine dünyanın en güzel köşesini yaratırlarken bizim bu kadar uzun saatler boyu tepemizde cızırdayan florasan lambalarla halıfleksli ofislerde içerilere sokulmamızda yanlış bir şeyler olduğunu düşündüm. Belki de bir kedi köşesine razı olsak biz de onların aylak dünyasına adım atabilirdik. Dünyayı şöyle bir sallamak filan gerek işin içinden çıkmak için, arabeskin imkanları da bir yere kadar!
Her neyse, işe gitmek için sabahın karanlığında yola çıkıyor, önce metroya ardından iki ayrı otobüse biniyordum. Uzun bir yoldu bu. Önceleri elimde bir defter gördüğüm her şeyi yazıyordum. Ağaçları, sokakları, dükkanları. Metronun o çiğ ışığı altında herkesin olduğundan hastalıklı görünen yüzleri, otobüslere zar zor taşınmış, kendinden vazgeçmiş insan hayaletlerini. Sanki otobüs hiç durmasa, başka bir yola direksiyon kırsa hepimiz orada öylece oturmaya devam edecektik. Bir otobüs insan, bir otoriteye teslim olmaya hazırdık. (Hatta çoktan olmuştuk...)

Bir süre sonra iki yol arkadaşım oldu. Birisi İranlı bir çocuktu. Göçmen hayatı süren herkes gibi kafası karışıktı. Annesiyle yaşıyordu. Annesinin İngilizce öğrenmek istememesi, oradaki hayatın kıyısında durmaya kararlı hali onu çok düşündürüyordu. Yüzünde, oraya bir ödev gibi yapışıp kalmış, kendini, çevresindekileri, belki de en çok annesini ikna etmeye çalışan bir neşe vardı. Bir başka yol arkadaşım ülkeye yeni gelmiş Çinli bir kadındı. İlk günden uzun bir sohbete dalmıştık. Hiç unutmam, üzerindeki kıyafetten dolayı özür dilemişti benden. Daha eşyalarımı yerleştiremedim demişti. Bu mahcubiyet karşısında boğazım düğümlenmişti. Dünya ne zamandır bu kadar zalim bir yer?

Bu karlı günlerde ikinci otobüsü kaçırmışsam başka bir otobüsle tuhaf bir yoldan gidiyor, kocaman bir arsayı boydan boya yürüyerek geçmek zorunda kalıyordum. Karlara bata çıka ilerlerken söylene söylene "kış neden var?" diyordum. Yolun yarısından sonra da artık kardanalkım halime gülmeye başlıyordum.

O göçmen şehrinin bilinçaltında pek çok ayrılık hikayesinin ve zalim kışın travmaları geziniyordu işte. O hafta sonu güzel bir hava bekleniyorsa bunu gün içinde en az on kişiden duyuyordum.Hep birlikte kıyameti bekliyorduk da bize bu hafta sonu gelmeyeceğine dair bir müjde veriliyordu sanki.

O ışıksız sabahlarda karşınıza çıkan en güzel şey, sabah ışıklarını yakmış kafelerdi. Bizi ancak taze kahve ve fırından yeni çıkmış kurabiye kokusu hayata döndürebilirdi!!!

Raymond Carver'ın nefis bir hikayesi vardır."A Small Good Thing".** Çocuklarını kaybetmiş bir çifti anlatır. Bu hazin olayın ardından bir kafeye giderler sabahın çok erken bir vaktinde. Kafe daha açılmamıştır. Bu çift kafenin sahibine "çocuğumuz öldü" der. Adam onları içeri alır, birlikte otururlar. Sıcak kahveyle tarçınlı çörek yerler. Bu kokuların koruyuculuğuna sığınan çift oradan gitmeyi akıllarına getirmezler. Kafenin sahibi içinden der ki "iyi ki çiçekçi değilim de bu işi yapıyorum. Çiçek kokusundan çok daha güzel bu çörek kokusu. İnsanlara yiyecek sunmak güzel!"

Peter Greenaway Tuval Bedenler (Pillow Book) filminde şöyle diyordu. "Edebiyatın ve tenin zevkleri. Her zaman güvenilir olan şeyler." der. Ben de şöyle diyorum. Kahve ve kurabiye kokusu (ve hikayeler)! Belki de kış bu yüzden var.

Zerka çay ikram etmişti. Benden de herkese bir kahve! Sevilmeyen işlere, ayakkabıdaki taşlara karşı.

* Yalçın Ergir'in tabiri.
**Güzel Küçük Bir Şey". Short Cuts filminde yer alan hikayelerden biriydi.




20 Şubat 2012 Pazartesi

bir kış günü öğleden sonra



Şubat ayının benim için tanımı: “gamlı donuk kış güneşi”*.  Gökyüzünün ağırlaştığı, etrafın kuzeyli ressamların o ışıksız tablolarına döndüğü, belli belirsiz bir güneş aydınlığı...  

Bu güneş aklıma Marguerite Duras’nın Bir Kış Günü Öğleden Sonra adlı kitabını getirir. Üniversitenin ilk yılları Duras’nın çevrilmiş hemen her kitabını okumuştum ve sonunda tüm kitaplardaki kadınlardan kafamda tek bir kadın yaratmıştım, o da yazarın kendisiydi. Fransız direnişine katılan, küçük kasaba barlarında kendine içki ısmarlayan, Çinhindi'nde gemi yolculukları yapıp çekik gözlü adamlara tutulan, yalnızlıkla beslenen, okyanusa kafa tutan (bohem) bir “Tante Rosa”. Yalnızlık hissi çok mühimdir. Bu kitabın bir yerinde şöyle bir söz geçer: “Yalnız kalmak istiyor, bilmek, onu düşünmek, onu sevmek için.”

Bu kitaplarda, gezegenin birinde (Fransa?) erkeklerin, hayatlarını Duras’nın kadınları gibi ketum ve gamlı kadınları çözmeye harcadığı fikrine kapılıyordu insan. Bu arada aklıma geldi, Fransız bir arkadaşım “soğuk nevale” dediği Catherine Deneuve’ün  Fransız kadınları temsil etmesinden çok şikayetçiydi. Önceden de yazmıştım, Deneuve’ün son olarak, kariyerinin başında rol aldığı Cherbourg  Şemsiyeleri’nde güldüğü iddia edilir. İzlemediyseniz izleyin mutlaka, ilginç bir film deneyimidir. Ama o soğuk hali bazı filmlere cuk diye oturmuştur. Gündüz Güzeli mesela...

Duras'nın Bir Kış Günü Öğleden Sonra adlı kitabında, bir kaptanla karısı Emily L. (hep gizem hep gizem) anlatılır.  Emily L. kaptanla sakin bir hayat sürer. Bir süre sonra şiirler yazmaya başlar. Kaptan karısının şiirleri karşısında kendini çaresiz hisseder. Karısına bu şiirlerin ona acı verdiğini, çünkü onları anlamadığını söyler. Dokunaklıdır bu dürüstlük. Kadın da acı duyduğuna göre bu şiirleri anlamaya başladığını söyler. Bu sırada Emily L. doğum sırasında çocuğunu kaybeder ve şiir yazmayı bırakır. Aradan aylar geçer, kaptan bir gün tesadüfen karısının yeni yazılmış bir şiirini görür. Şiirde ne kaptandan, ne ölen kız çocuğundan ne de yaşadıklarından bir iz vardır. Karısı bir kış günü öğleden sonra ansızın bulutların arasından süzülen güneşi anlatır. Kış günleri “kimi öğleden sonraları gökten inen, parklara, kış ufuklarına, demir atmış teknelere vuran o olağanüstü ışığı” yazar. “Bu güneş mızraklarının açtığı, hiçbir görünür iz bırakmayan bu yaralardan” söz eder. Kaptan perişan olur, kendini aldatılmış hisseder ve şiiri sobaya atar. Bu, hikayenin yalnızca bir kısmıdır ama çok can alıcıdır. 

Şiirle ikinci bir hayat bulan kadın şöyle tarif edilir kitapta: “Dünyanın her yerinde aynı şiirin yazıldığına, bütün dillerin, bütün uygarlıkların ötesinde ulaşılacak bir tek şiir olduğuna inanan insanlardandı.

İşte Emily L. de edebiyatın tekinsiz kadınlarından biridir. (Edebiyat kadınları tekinsiz görmekten çok hoşlanır.) Solgun kış günlerinde sık sık aklıma gelir.  

*Ceyhun Atıf Kansu'nun bir köyde doktorluk yaptığı sırada yazdığı Kızamuk Ağıdı şiirinden.

12 Şubat 2012 Pazar

başka bir şehrin sabahı

Çocuklukta genellikle akraba ya da yakın aile dostlarının evlerine yapılan yolculuklar vardır, sabahları başka bir yatakta uyanılan. O sabah yeni bir duygu olur içinizde. Uykunun buğusu yavaş yavaş çözülürken bir yabancılık hissiyle doğrulursunuz, bir süre etrafınıza bakınırsınız. O sabah küçük de olsa mucizevi bir şeylere tanık olacağınızı bilirsiniz. Çocukken başka bir kahvaltı sofrası bile beni sevindirmeye yeterdi.  İzmir'de bir akraba evinde sofraya getirilen kekikli, zeytinyağlı, küçük doğranmış domatesler (bizde o zaman z.yağı konmazdı ve domatesler iri doğranırdı) mesela, bana mucizevi gelmişti. Ertesi kahvaltıyı iple çekmiştim. 
Bir de yolcu romantizmi vardır. Her şeyi farklı bir ışık altında görüp koklarsınız, gönül insanı olursunuz, gözünüzde bir damla yaş:) Proust görse sizi kıskanır. Bir manolya ağacının yanından farklı adımlarla yürürsünüz. İşte o sabah, ben de o saftirik neşeyle uyanıyorum. Ubud'daki ilk sabahım! Gece, kalacak yer ayarlayamadan, Surabaya'dan iki parça eşya ile gelmişiz. Yağmur altında ilk bulduğumuz yere Puri Saraswati Bungalovlarına sığınmışız.
Sabah kuşların, kertenkelelerin (ötüyor bunlar!) ve motosikletlilerin sesleriyle uyanıyorum içimde bir kıpırtıyla. Bungalovun geniş verandasında lotus yapraklarının, Hindu tanrılarının işlendiği duvar kabartmalarına, Ubud çatılarına, koca yapraklı yeşilliklere bakıp kendimi sokağa atıyorum. Sabahın erken vakti kaldırımlara, merdiven başlarına, heykellere, sunaklara yerleştirilen sunuları görüyorum. Tütsü dumanları yükseliyor üzerlerinden. 

Ubud sokakları kalabalık, pazar yeri motosikletlerle dolu. Motosiklet, Güneydoğu Asya'nın her bir yoluna sızan tek motorlu taşıt. Ülkede dört mevsim yaz yaşanması ve ucuz bir taşıt olması onu Endonezya'da da milli bir ulaşım aracı yapmış. Toplu taşıma çok alışıldık bir ulaşım biçimi değil. Dört kişilik aileler görüyorum motosiklet üzerinde. Kasklı olanlar sadece turistler:) Ve pek çok şehirde bu yüzden yoğun bir trafik karşınıza çıkıyor. İnsanın inanası gelmiyor. 
Pazar yerleri, her yerde bir yeryüzü şenliği. Dört beş yıl önce Nisan ayında Köyceğiz'de gittiğim bir pazar yerinde, kendimi kaybettiğimi hatırlıyorum. Güzel bir pazarı ve kitapçısı olan bir yerde yaşanır diye geçirmiştim o zaman aklımdan. O günden bu yana bir bahar vakti Ege'nin bol yeşillikli kasaba pazarlarından birine gitmeyi istedim -Tire'ye mesela- ama henüz bunu yapamadım.
                          
Kocaman hindistan cevizi yaprağından örülmüş sepetlerin içinde çeşit çeşit çiçek yaprakları, meyveler, sebzeler satılıyor. Tezgahlara  masklar, uçurtmalar, boncuklar, rengarenk pirinç kekleri, Endonezya’ya has batik saronglar sıralanıyor.Başka başka meyveler: salak, sursak, rambutan, mangostan, tamarillo ve nam salmış kokusundan dolayı Uzakdoğu'da bazı otellere girmesi yasak olan lezzetli meyve durian. Bir tren yolcuğu sonrasında kabın içinde kalmış durianın kokusunu geçirmek için uzun süre mücadele edip sonunda kabı atmak zorunda kaldığımı hatırlıyorum.
Palmiye yapraklarından yapılan, sunuların konduğu küçük sepetler satılıyor. Sunu için sepetlere taze çiçekler, pirinç ve tütsü konuyor. Sunularda renklerin bir araya gelişi önemli. (Hinduizm, son derece karmaşık bir din. Balililerin bölgenin animizm gibi birtakım eski inanışlarıyla harmanlanmış  kendilerine has bir Hinduizm anlayışı var.
                              
Artık hiç bir yolculuk, bilinmeyene yapılan o eski zaman yolculukları gibi değil. Bıraktığınız şehrin sokağındaki dükkan uzak, bambaşka bir şehirde de karşınıza çıkıyor. Ubud'a gelmiş bu kez, cazibeli bir yere konumlanmış teklifsizce, Bali'deki asgari ücretin yirmidörtte birine bir bardak kahve satıyor. 

Neyse ki, pazar yerleri var. Onlar oldukça dünya ilginç ve güzel bir yer olmaya devam ediyor. Başka bir şehrin sabahından şimdilik bu kadar...

Gezinin devamı için:

6 Şubat 2012 Pazartesi

haritada bir nokta - ubud

Ubud’un* Junjungan köyü yakınlarındayım. Haritada bir nokta! Pirinç tarlalarının, muz, vanilya ve hindistan cevizi ağaçlarının ortasında bir yer.  İnsanın kendini birden başka bir evrende bulması ne acayip! Çayın ve peynirin birden hayatından çıkması (ikisi de çok mühim!), sabah uyandığında o bildik ağırlıkla birlikte dünü bugünü ve yarını birbirinin aynı kılan bir tekrardan uzaklaşmak. Gezerken dolaşıksız bir sevinçten bahsetmek çok iddialı olur belki ama bir hafiflik geliyor bana, gündelik hayatımda çok da tanışık olmadığım bir hafiflik.
Anneannem ne zaman bir yerlere gezmeye gideceğimi söylesem “rezillik”, (hatta “i-rezillik”) der.  Onun sözünü doğrularcasına geldikten sonra rahatsızlandım, betim benzim soldu, iki gün pirinç lapasına talim ettim. Yine de kediler gibi kaldığım odanın köşelerini koklayıp, canlılarıyla tanışmayı ihmal etmedim. Odada ara ara öten ama henüz göremediğim gekoyu “eski dostum kertenkele” deyip bağrıma bastım. Yüksek çatının ahşap direklerinden şimşek hızıyla geçen o büyük karaltıyı -telkinleJ-bir (buçuk) günde unuttum. Çayırın sakinleri ile ancak mesafeli bir ilişki kurabilen bu zat, kendini eğitiyor işte. Mersin yazlarından alışkın olduğum koçmarlar ise, gece hayalgücümü tetikleyen tuhaf sesler çıkarmasalar onları daha çok sevebilirdim. (Bu kadar abarttığıma bakmayın, gayet güzel bir odaydı işte. Ne var ki “I hear voices!”)
Hayvanlar buradaki hayatın tam ortasında. Ubud’da şehrin içindeki “Maymun Ormanı”nda bir yürüyüşle en tuhaf halleriyle onlarca maymun görülebiliyor. Maymunları (“uzun kuyruklu makaklar”, lütfen maymun deyip geçmeyelim)  saatlerce izleyebiliyor insan. Maymunların o ormandaki tapınaklardan birini koruduklarına inanılıyor, o yüzden çok itibar görüyor bu yaramaz çocuklar. Bir de akşamüzerleri pirinç tarlalarına gelen heron (bir çeşit balıkçıl) sürüleri var. Özellikle yakındaki Petulu köyüne geliyorlar. 1965’ten sonra gelmeye başlamışlar. Köylüler bu kuşların tanrıların nimetlerinden olduğunu düşünüp (aslında ekine zarar veren bu kuşlara) hiç dokunmuyorlar. Bali’ye ait türü tükenen bir kuş var, Bali Sığırcığı. Ve rengarenk kuşlar, iri kelebekler, geceleri pirinç tarlalarında türkü söyleyen kurbağalar.
Sonra kahve tiyakisi misk kedisi (luwak) var. Sindiremese de bu kahveleri yiyor ve dışkısından temizlenen kahve çekirdekleri ile dünyanın en pahalı kahvesi yapılıyor. Bunları geçen geldiğimde bizi oraya götüren Nyoman'dan öğrenmiştim. (Clezio geçici bir süre Java'da, Surabaya şehrinde bir üniversitede idi o zaman.) Kakao ve kahve ağaçlarının arasında, ince bir yağmur altında bu yabani kedinin şereflendirmediği ucuz kahvelerimizi yudumlarken anlatmıştı Nyoman. Burada birinci çocuğa Wayan, ikincisine Made, üçüncü çocuğa Nyoman, dördüncüye Ketut ismi verildiğini söylemişti. Beşinci olduğunda yine Wayan'dan başlıyor isimler.  O gün çok konuşkandı, pirinçsiz bir sofrada doyamayacağını söylemişti. Pirinç hayatın kendisi burada. Eve "ekmek" götürmek deriz biz, bizim için ekmek neyse onlar için pirinç o. Ayrı bir başlığı hakediyor.    
Misk kedisinin fotoğrafı yanımda yok ama elbette bir sokak kedisinin fotosu var. Evdeki kızları analım burada, kıskanmalarını gerektirecek bir şey yaşanmış sayılmaz:)

Endonezya 17.508 adadan oluşan bir ülke. Ne tuhaf, bu kadar ada! Ülke müslüman iken Bali'de çoğunluk Hindu ve burada mimarisiyle, dansıyla, kıyafetleriyle kendine has bir din ve kültür yaşanıyor. Havaalanının olduğu yere çok yakın olan Kuta'da kültürün izlerine rastlamak artık çok olası değil ve hatta felaket bir yer olduğunu rahatlıkla söyleyebilirim. Ama görebildiğim kadarıyla Kuta'dan uzaklaştıkça gerçek Bali'ye yaklaşıyor insan.

Anlatılacak çok şey var. Gündelik ritüeller bile insanı haritanın dışına çıktığına inandırıyor. Yine de içli bir durum var. Belki de kışın ortasında karşıma çıkıveren bu kurbağa sesli yaz gecesine nasıl davranacağımı bilmiyorum.  O sırada ateşböcekleri iniyor tarlaların üzerine. İçimden bir ses hayat o kadar da karmaşık olmasa gerek diyor. Ben de bu kır gecesinin beni kandırmasına izin veriyorum.

26 Ocak 2012 Perşembe

yolculuk var!

geldiğimizde otlar yemyeşildi
ve kuzeydeydi güneş
kömür deposu boşaldı işte
mamak’a sonbahar geldi

güneş altında tutsaklar
geçen sonbahara bakıyorlar
şirin mi şirin gecekondu evleri
samsun asfaltında otomobiller
ne güzeldir yollarda olmak şimdi*


Kemal Burkay Mamak'ta, Samsun Asfaltı'ndaki otomobilleri düşünerek iç çekiyor. Ne güzel şiir. Ara ara aklıma gelip durur.

Ben de ne zaman bir tren görsem ("bir tren sesi duymaya göreyim") iç çekerim. Küçükken küçük bir taşra şehrinde pazar günleri kardeşimle ben, babamla birlikte istasyona gidip gelen geçen trenleri seyrederdik. Akla malum hayvanları getiren bu eylem, bizim için de büyük bir eğlenceydi o zaman. Trenlere el sallayan çocuklardan biriydim ben de. (Bu eller, dünya çocuklarının bir evrenselidir,  narin çiçek sapları gibi sallanır gelip geçene.)

Trenle dünyayı gezmek isterdim. Bunun anlamı geniş bir zaman elbette. Trenin insanı öyle teselli eden bir yanı var, zamanı pışpışlar, dünyayı sizin için biraz yavaşlatır. Ki çok kötü tren yolculuklarım da olmuştur.

Trenle dünyayı gezen bir adam var bildiğim, Hep 61 numaralı tren koltuğunda seyahat ediyor. The Man in Seat Sixtyone 

Ben de blog işine başladığımda aklımda yolculuklarımı, gezdiğim yerleri yazmak vardı. Ama olmadı, kolay bir şey değil sanırım gezdiğin yerler hakkında düzenli yazılar yazmak.

Aslında yolculuğun -Burkay'ın şiirindeki gibi- tutsaklığın karşısında konumlandığını düşünürüm. Severim gezmeleri, nerede bir harita görsem içine düşerim.(Clezio da öyle!) Yine de yolculuk öncesi hafif mide kasılmaları ve tatlı (!) bir çarpıntı başlar. Alışkanlıktan kopma sancıları içten içe.

Bıraksam yazarım böyle ama bavul hazırlamak gerek! Yolculuk Endenozya'ya. Yukarıdaki fotoğraf da bir önceki yolculuktan. Yolculuklardan önce tuhaf bir veda isteği oluyor bende. Küçük bir veda olsun bu da:)

*"Tutsaklar", Kemal Burkay

22 Ocak 2012 Pazar

bizim büyük çaresizliğimiz

Aynı evde yaşayan Ender, Çetin ve Nihal.
Biri göbekli, biri kel, biri Nihal.
Ender Nihal’e aşık, Çetin Nihal’e aşık, Nihal öğrenci.
Ender çevirmen, Çetin inşaat mühendisi, Nihal öğrenci.

Ender’in kitaplardan biriktirdiği güzel kelimeleri, şairleri var; Çetin’in kelimelere pek de itibar etmeyen dünyevi dünyası, hazları. Nihal’in neleri var pek de bilemeyiz. Ama kahvaltıda reçelle peyniri birlikte yemesi, soğukta ayaklarının kızarmaması, şişmemesi var.

Nihal daha çok bir “imkan”, başka bir evrene yolculuk imkanı. Bu "imkana tutulan" Ender ve Çetin  “ev”lerine kapanmışlar. Ev, kendi oyunlarını kurabildikleri, tek kale maç yapabildikleri bir alan. Pırasaları ince ince doğradıkları –denedim, çok daha güzel oluyor-, çekirdek “içledikleri”, çay içtikleri, dünya kupası maçlarını seyrettikleri bir alan. Sonra şehir var dışarıda. Gençlik parkı, Tunalı, Kediseven Sokağı. Kış vakti, Ankara’nın o soğuk gülümsemesi, “bulgurlaşmış” karlar. Çanak antenler, çöp kamyonları, boyası dökülmüş apartmanlar.  Sürekli bir yerlerde ölen hayvanlar var. Kediler, sincaplar, köpekler, kuşlar... Hayat öyle gider işte. Birileri ölür, birileri başlar. Birileri fasulye ayıklar, birileri aşık olur, birileri halı sahada -çift kale- maç yapar.

Ender’le Çetin lise yıllarından beri arkadaş. Konuşmaya “Hatırlar mısın” diye başlayanlardan. Sanki, çok sevdikleri bir yemeğin hiç ekşimemesi için sırt sırta vermiş gibiler. Dünyaya karşı sırt sırta vermişler. Evde habire yemek yaparlar. Ki yemek yapmak biraz da duyuları harekete geçirme ve bir güzelliği elde tutma çabası. Elmanın elimizde kalan yuvarlaklığı; dereotu, fesleğen kokusu; tavada cızırdayan soğan; demlenen çay; mandalina kabuğu....Ne yazıktır ki yemekler ekşir! (Akreple yelkovan sinsidir) Biz yaşlanırız, ellerimiz yaşlanır.

Uzun zamandır tanıyıp birbirinize tutunduğunuz arkadaşlarınız vardır. Birbirinizin büyümesine tanık olursunuz. Sizi “ham” yapmaya hazır bir dünyadan aldığınız sıyrıkları, “uf”ları gösterirsiniz birbirinize. Belki birbirinize borçlu olduğunuz, sonradan bir fıkraya dönüşen küçük sıyrıklar da vardır. Kabuk altındaki yaraların geçmişini bilirsiniz. Birbirinizin sızılar tarihi olursunuz, karşı karşıyayken yalansız, kabuksuz bakışırsınız. Bir yanınız onunla hep çocuk kalır. Sanki savrulmamak için birbirinize daha sıkı sarılırsınız. Araya bir ayrılık girer bazen. Bir araya geldiğinizde sanki herhangi bir şey aranızdaki o sırça uyumu incitecekmiş gibi bir duyguyla birlikte, o “yeni hayat haritasında” kendi yerinizi ararsınız. Tarihte bir coğrafya yolculuğu gibi. Hangi karalar birleşmiş, hangi buzlar erimiş, hangi sular çekilmiş? Tortul kayalar, püskürük kayalar...

Ben Barış Bıçakçı'nın bu kitabını bir arkadaşlık hikayesi olarak okudum. Bana kalırsa anlatılan Nihal’e aşkları değil arkadaşlıklarıydı ve belki bu yüzden bu kadar dokunaklıydı. Bizim Büyük Çaresizliğimiz der kitapta Ender,  top oynayan o çocukların -sokaktan bağırışları gelir- arasında olamamak.

Bir yandan da canınız sokakta top oynamak ister (Benim on üç yaşındayken kovulmuşluğum var salıncaktan, oyundan. Bkz. Belediye Parkında Kafka) Ama işte hayat gitgide bir sorumluluklar alanı olur, kaleler boş kalır.


Bizim Büyük Çaresizliğimiz, top oynayacağımız bir dünya yaratamamış olmak olabilir. Bizim Büyük Çaresizliğimiz, bir "imkana sarılmak"* olabilir. Bütün bu kurgu bizim büyük çaresizliğimiz olabilir.
(Ve neyse ki çay diye bir şey var. Neyse ki çay var...) 

*Resim : Friends - Jerry Weiss

15 Ocak 2012 Pazar

bugün kar yağdı!



Bugün kar yağdı!
Rüzgarsız, tipisiz bir kardı yağan. Kuru dalların üzerine beyaz bir çizgi çekti. Dünyayı -içerdekileri- birazcık teselli etti. Yine sebepsiz sevindim. Evde kedilerle kar yağışını seyrettim. Sonra dayanamayıp kendimi dışarı attım, göl kıyısına gittim, yine boş yere kazlarda bir telaş yarattım.

Kar öyle bir şey. Bir sabah kalkarsın ve tanıdık dünyanın başka bir şeye dönüştüğünü görürsün. Uzaklardaki eski bir tanıdık gibi çıkagelir saf neşesiyle. Şairin dediği "Uyanınca Çocuk Olmak" böyle olsa gerek. Kar yağarken, uyanınca çocuk olmak!.

Ve dünyanın sesinin biraz kısılması...Daha sessiz bir dünya. (Biraz kısın dünyanın sesini, biraz da yumuşatın renkleri, şimdi sallayın yerküreyi.) It's a Wonderful Life (Şahane Hayat) filmi vardır hani. Öyle siyah beyaz ve neşeli bir dünyaya inandıracak neredeyse bizi. Bir de hiç ayırt etmeden her şeyin üzerine düşmesi vardır karın. (Öylesine adaletli.) Çalıların, bankların, çatıların, telgraf tellerinin (ve hatta kirpiklerin) üstüne düşmesi. Gündelik tasaların ağır bulutunu dağıtıvermesi.  Herkesi bir kar küresinin içine alıvermesi. Dünyanın küçük mucizesi...


Kartopu. Ensenden aşağıya süzülen kar suyu.(Benim için hep öyle oldu)

Karda yürümek. Kusursuz bir rüyayı adımlamak..

Kibritçi Kız. Hiç bir rüya kusursuz değil. Kibritçi kız olduğu sürece. (Bana kalırsa, çocuk olmanın bittiği yerde başlar Kibritçi Kız. Yaktı çocukluğumu!)

Karda ayakizleri. Çalışkan birinin maharetli elleriyle hemen kapanan küçük yaralar.

Kar taneleri. Yeryüzüne konan yumuşak ve narin kuşlar.

Kar sesi. Gökten düşen sessiz heceler. Haikular. ("Beyaz sükut" demiş Cahit Sıtkı.)  

Kar soğuğu. Uzak okullara çocukları taşıyan lastik botlar. Elleri kızarıp parmakları dolma gibi şişen balıkçılar.

Kar kokusu. Çocukluğun balkonunda unutulmuş kaskatı çamaşırlar. Birer korkuluk gibi sabaha kadar nöbet tutmuşlar.  

Kardan adam. Bugün yürüyüşten döndüğümde beni karşılayan, ince, güleryüzlü adam. (Demiştim mucize diye.) Biraz boyluca...

Kardan adam. En mütevazı süper kahraman!


4 Ocak 2012 Çarşamba

bir ozu filminde mahsur kalıp yeşil çay içmek



"Yeni yılda yeni bir şey bulamamanın kederi," demişim ve öylece boynu bükük kalmış yazı....   

İnsan olmak bazen ağır bir şeye dönüşüyor. Kendi hayatın var, sevdiklerinin, tanıdıklarının hayatı var. Kedilerin, güvercinlerin, tilkilerin ve hiç tanımadığın bilmediğin insanların hayatı. Birden  bu en uzak çemberde bir yangın çıkıyor, bir zelzele oluyor, birileri sessizce ve topluca ölüyor. O büyük şair ormanında ağaçlar yıkılıyor. Bir şeyler insan sabrını zorlarcasına, acımasızca tekrar ediyor. Vicdanlar sınanıyor, insan olma serüveni düşe kalka yoluna devam ediyor. Yazı burada sona eriyor...

Bir Araba Alarmından Yeşil Çaya 
Öğleden sonra durmamacasına bir araba alarmı öttü. Kuşu, böceği, dalı tehdit olarak algılayan paranoyak bir araba alarmından daha korkunç şeyler var elbette. Ama bu da "gündelik hayatın eziyetleri" başlığında ön sıralarda yerini alabilir.

Susan Sontag, “Modern yaşamın tüm koşulları elbirliğiyle duyumsal yetilerimizi öldürür. Şimdi önemli olan bunları yeniden kazanabilmek. Daha çok şeyi görmeyi, daha çok şeyi işitmeyi, daha çok şeyi hissetmeyi öğrenmemiz gerekir,”* diyor. Bu görüntü ve gürültü bolluğu, bu memleket meseleleri içinde hissetmeyi unutmak çok kolay. Ama hatırlamak gerek. Her gün bir çiçeğe bakıp bir kuşla konuşup bir başkasının acısını düşünmek gerek...



Şimdi birden kendimi Yasujiro Ozu filmlerinde hayal ettim, o dünyaya ışınlanmak istedim. Bu film, Bir Güz Öğleden Sonrası” olabilir mesela. "Erken Gelen Yaz" ya da "Günaydın" da olabilir. (Filmlerin isimlerinde bile sakin, tevazu dolu bir dünyaya davet var.) Bir Japon köyünde, o paravanlarla açılıp kapanan evlerden birinde olmak isterim. Varsın kamera hiç hareket etmesin, ben de etmem. Ayaklarımızı kıvırarak yerde oturup dışarıdaki ağaçları seyredelim. (Ağustos'ta Rapsodi’deki çocuklar ve büyükanne gibi yağmuru seyredelim.) Küçük, ölçülü şakalar yapıp gülümseyelim karşılıklı (kahkahalarımı Almodovar setine saklıyorum.) Bir haiku okunsun, eskilerden bir şarkı çalsın, sessizlik içinde dinleyelim. Dışarıdan bir kuş sesi gelsin. Hayatın böyle yalın ve incelikli şeylerden ibaret olduğunu düşünerek mahçup mahçup yeşil çaylarımızı içelim. Akşama da komşularla toplanalım. Sake içelim, biraz daha gevşeyelim ama sesimizi yükseltmeyelim...

Woody Allen'ın Kahire'nin Mor Gülü'nde bir karakter filmin içinde mahsur kalıveriyordu hani. Ben de şu sıralar bu filmin içinde kalıp uzunca bir süre (ayaklarımı değiştirip tabii) çay içerek baharın gelmesini bekleyebilirim. Öyle hissediyorum. 

Yıllar önce bir film izlemiştim. Kestirme bir şekilde "Çayhane" diye Türkçe'ye çevrilen, "The Teahouse of the August Moon" adında. Gerçi bu Amerikan filmi, adı kadar şiirsel değildi, hatta kaba komedi bile denilebilirdi. Yine de eskinin kaba komedileri bugünden bakınca olsa olsa naif görünüyor insana. Filmde Marlon Brando abimiz, Sakini isminde sarsak bir Japon'u canlandırıyordu! Komedi de çoğunlukla onun üzerinden gidiyordu diye hatırlıyorum. Asıl aklımda kalan bir çayhane ritüeliydi. Herkes yaz mevsiminde dolunayda bu çayhanenin yanındaki su kenarında toplanıp hep birlikte meditasyon yapıyor, orada daha önce yaşamış insanları anıyor, ardından da çaylarını içiyorlardı. O sahneyi izlerken mest olmuştum. O sıralarda maç sonrasında, düğünlerde habire birileri 'sevinç' kurşunlarına hedef oluyordu. Ben de her zamanki, filmlerden hayat dersi çıkarma azmimle -bu kez biraz sınırı aşıp- acaba milletçe böyle bir meditasyon yapma şansımız yok mu diye düşünmüştüm. 

Yeni yılın ilk yazısı da bu oldu. Öğleden sonraya yayılan bir araba alarmından aldığım ilhamla...Modern zamanlar! Tuhaf çakışmalar, çarpışmalar, kaostan doğan uyum, falan filan da neden beni bu kadar heyecanlandırmadı şimdi bu? Merak ediyorum, acaba bu sesi ileride nostaljik bir şey olarak hatırlama ihtimalim var mı? 


22 Aralık 2011 Perşembe

leonard cohen'le bir gece yarısı

Onunla tanışmamızı hatırlıyorum. Dikmen, Keklikpınarı. İçinde hakim kış rüzgarlarının gezindiği bir öğrenci evi, bir imkansızlıklar coğrafyası. Banyoda iplik gibi akan (ve asla ılık olamayan) kaynar su, gıcırdayan kapı, akan lavabo. Emine bir ikindi vakti getiriyor, simitlerle birlikte. Oturup dinliyoruz tıp tıp tıp mutfakta damlayan su sesinin eşliğinde. Ben bir yandan dökülen susam tanelerini parmağımın ucuyla topluyorum. Ne tuhaf adam! Simit, ankara simidi.

Suzan takes you down to her place near the river...

Günbegün evin duvarlarına sızıyor sesi. Ankara'ya yağmur yağıyor. Cohen dinleyerek proje yapıyorum bir gece yarısı. Çalışma lambasının ışığında, Ankaranın yağmurda dağılan uzak ışıklarının arasında camdan yansıyan uykusuz bedenimi görüyorum. Cohen gecenin kaskatı omuzlarını gevşetiyor mırıl mırıl.

Afrikalı Leo’yu okuyorum. (O sıralarda birinci vazifemiz kederli bir duruş, ikinci vazifemiz Maalouf okumak) Ben okuyorum, Cohen mırıldanıyor, Leo geziyor. Staj yaptığım ofis. Filiz Abla, her gittiğimde gülerek soruyor, "amcayı getirdin mi"? Bir mimarlık ofisinin o fazla beyaz masalarında oturmuş, cık cık cık diye kafamızı sallayarak hep birlikte Cohen dinliyoruz. Tuhaf adam! Dışarı çıktığımda Ankara baharı. İçimizde yeni bir şeyler yaşanacakmış gibi bir his. Bahar en büyük yalancı! 

Bir otobüs yolculuğunda dergi okuyorum. ROLL olsa gerek. CohenThe cloud I couldn’t shake,” diyor. “Silkeleyemediğim, dağıtamadığım bulut.” Yazıyorum hemen defterime. Topkek kırıntılarııyla yanyana kalıyor öylece. Hayat bilgisi dersinde iyi bir notla sınıfı geçmek isteyen hevesli bir öğrenci. Hayatı sığdırıveriyorum bu daha cümle olmaya ömrü yetmemiş ifadeye. Biraz ıkış tıkış oldu ama olsun, akabinde rahatlıyorum. Aferin bana!

Toronto’da bir çatı katında karlar altındaki parka bakarken yine mırıldanıyor amca. “Memleketine getirdim seni” diyorum. Pek oralı olmuyor, mırıldanmaya devam. O soğukta daha gün başlamadan birileri parkta koşuyor. Ayak izleri karda onları takip ediyor. Gittiğimin ilk haftasında hemen videokasetler kiralıyorum. Ne çok seyretmek istediğim film var! İlk seçtiklerimden birinde (listeciyim ya, var listesi) karşıma hemen o çıkıyor. Exotica. Kaybedilenler üzerine kırık ve büyülü bir hikaye. Mia KirshnerEverybody Knows,” eşliğinde, o arkalardan gelen ud sesiyle dans ediyor bir striptiz kulübünde.

Indigo’nun  kafesinde oturuyorum. Limonlu kekle kahve. Kekin içinde “poppyseed” (ne neşeli ve hoppa bir kelime! "haşhaş" bir kek için fazla oturaklı) taneleri. Anna Karenina’yı okuyorum, Anna’nın kocasının kulaklarına bakıyorum. Hakikaten büyük kulakları. “The World Needs More Canada” yazıyor duvarda. Altında da bizim amcanın adı. "Zenginlerin kanalları var fakirlerin yatak odasında diyor, geleceği görüyorum, bir cinayet diyor.

Bir sahafta elime geçiyor kitabı. The Favourite Game (En Sevilen Oyun). Okuyorum. Sevmiyorum. Sonra Suzanne'la yolculuğa çıkmadı diye ona kızıyorum. Üstten bakmalarına kızıyorum. Başka bir zaman sırf Cohen diye, üzerinde fiyakalı Cohen var diye, çatlak bir plak alıyorum. Ve işte böyle sürüyor bu akıldışı Cohen inşaatım. 

Tam da biraz önce, çalışırken, bilgisayardan “Rainy Day” seçeneğini tıklıyorum, (hayat artık ne kolay di mi, bir çeşit kuru temizleme hizmeti), karşıma Cohen çıkıyor. Famous Blue Raincoat. Sonra? Sonra işte, olaylar gelişiyor....

It’s four in the evening/ The end of december
I'm writing to you now just to see if you're better 

Ben hala çözemedim bu hikayeyi” diyorum. “Ben de,” diyor, “Göğe bakalım.” 
Bir tuhaf adam işte...