2 Haziran 2016 Perşembe

ana dilini aramak

Kendimize neredeyse bir saçak altı aramakla geçirdiğimiz bu hayatta bana ilham veren şeyleri sevip onların üzerine titremek, hatta dönüp dönüp onları sevmek, bir daha, bir daha sevmekten başka bir yol bulamadım. Yoksa hakikaten nefes almak güçleşiyor bu coğrafyada. İçimdeki iflah olmaz coşkulu iyimserle ona biraz tepeden bakan, karamsar ve sinik kişilik sürekli didişiyor. Didişmek efendimiz! Fakat iyimser galip geliyor yine de! Her şeye rağmen... Biz buna "kararlı iyimserlik" diyoruz. Bizin kim olduğundan bahsedeceğim bilahare, ben de artık bizli konuşuyorum :)

Seyrek de olsa sinema yazıları yazıyorum Pera Sinema'da. Genellikle üzerimde etki bırakan filmleri yazmaya çalışıyorum.  Piyano filmini izleyeli epey oluyor. Benim için insanın hayatında kendine ait bir yer, bir mekan aramasıyla ilgili bir film. Uzun süren bir dalgınlık hali gibi, kendi zamanı olan bir yolculuk, içimizden geldiğince bir an'da kalma ya da dünyaya daha uzun bir bakış atma isteği. Bu arada bana edebi gelen, çok katmanlı bir yanı var dalgınlığın, utanmadan itiraf edeyim. Bu utanıp durmaya henüz bir çözüm bulamadık (bakın yine biz diyorum!) Elbette benim de bir albayım var kafamın içinde, benimle vır vır vır konuşan. Beni hizaya çeken, hoppa bulan, bana ayaklarımın yere basmadığını söyleyen. Neyse ki burada susturuyorum onu. Arada dayanamıyor, bir iki laf sokuşturuyor. Ne diyordum, hah Piyano filmi... "Hayat filmlerle kitaplardan ibaret değil Alkım Hanım". (Burada dinlemeyelim onu.)

Ne zaman Piyano filminin müziklerini dinlesem içimde bir eski zaman üzüntüsü geziniyor. Zaten bütün üzüntüler öyle değil mi, kökleri derinde... Bu güzel filmi insan yıllar sonra izleyince çok farklı anlamlar buluyor. Kısacık da olsa, yazdım ya bir şeyler, kırdım ya şeytanın bacağını çok mutluyum! Şimdi izninizle soğuk bir şeyler içeceğim, hatta ihmal edilmiş bloglar ve kimsesiz kalan Küçücük Şeyler'in hatırına şekerli yoğurt bile yiyebilirim :)
Memleketim Tutku, Anadilim Piyano
Piyano, Ada’nın (Holly Hunter) bir piyanonun tuşlarını andıran parmaklarının arasından etrafına baktığı bir sahneyle açılır. Parmakları, altı yaşından beri konuşmayan Ada’nın dudaklarıdır. Ada’nın çember etekler, kat kat koyu renk kıyafetler, sıkı sıkıya örülmüş saçlarla denetim altına alınan bedeni, ölçülü tavırları aslında Ada’ya değil Viktoryen düzene ait olan bir görüntüdür. Ada’nın özgün sesini sadece piyano çalarken duyarız. Bu sesler en yabanıl duyguları dışarı çağıran bir özgürlük dilidir adeta. O yüzden piyanosuna bu kadar tutkundur Ada çünkü piyano, kurallar koyan patriyarşik düzendeki kendine ait biricik sesidir, Ada’nın anadili, alfabesidir.

Ada, arasında özel bir işaret dili geliştirdiği kızıyla (Anna Paquin) birlikte İskoçya’dan Yeni Zelanda’da bir adaya, tanışmadan babası aracılığıyla evlendirildiği kocası Stewart’ın (Sam Neill) yanına gider. Kocası, Ada’nın piyanosuyla kurduğu bağı algılayamaz ve piyanoyu bir toprak parçasıyla takas eder. Böylece piyanoyu alan Baines’le, yerlilerin yaşantısıyla tanışık bu adamla Ada arasında gitgide tırmanan bir cinsel gerilim başlar. Ada, kırılgan, beyaz gövdesi, eğitimli ve sakınımlı haliyle bu “kaba saba” ve çıplaklığa, dürtülerin dünyasına yakın adamın karşıtıdır adeta. Ada her ziyaretiyle piyanosuna bir tuş daha yaklaşırken, Baines Ada’nın büyük bir arzuyla dokunduğu o tuşların yerinde olmak için günden güne daha derin bir tutku duyar. Baines, Ada’nın piyanosu olmak ister.

Bu tutku, Ada’nın Viktoryen dünyasının haritasında olmayan bir coğrafyadır, yeni bir memlekettir. Tıpkı etrafını saran ve yağmurlarla inleyen, doğanın gürül gürül çağıldadığı ve kendi bedenlerine yabancılaşmamış Maorilerin yaşadığı yabanıl topraklar gibi… Sahip olmayı ve kontrol etmeyi seven Batılı için; dev gövdeli ağaçları ve insanı yutacakmışçasına derin çamurları olan bu ada, hoyrat bir yerdir. Külrengi bir gök altında, yağmurla kararan topraklar üzerinde geçen hikaye, gotik asmosferi ve örtük cinselliği nedeniyle Uğultulu Tepeler’le karşılaştırılıp durmuştur. Ne de olsa her tutku hikayesinin bir Heathcliff’i vardır, buradaki Heathcliff ise yüzü yerli dövmeleriyle kaplı, okuma yazma bilmeyen Baines’tir. Onun da başka bir alfabesi vardır ve Ada’yı gerçekten “gören” ve hisseden kişi olur Baines. Piyano, Ada’nın kelimelere ihtiyaç duymadan en müstehcen, en karanlık, en şiddetli duygularını yansıtabileceği bir araçtır, Baines’le kurduğu tensel dünyada olduğu gibi.
Jane Campion, pek çok filminde olduğu gibi bu filmde de bir kadının “kendine ait bir hayat” seçme mücadelesini anlatır. Sömürgeci bir bakış açısı taşıdığı iddia edilse de yönetmen bu filmde bu karşıtlıklar üzerinden var olan normları sorgular. Bu çok katmanlı senaryo, Stuart Dryburgh’un karşıt iki dünyayı ve kültür-doğa çatışmasını anlatan, yabanıl coğrafyadan sütlü çay içilen ince seramiklere maharetle geçiş yapan kamerası ve Michael Nyman’ın dokunaklı müzikleriyle tamamlanır. Özellikle Holly Hunter, Harvey Keitel ve Anna Paquin’in güçlü oyunculuklarının da bu hikayenin bize ulaşmasında payı büyüktür.


Filmin isminin piyano olması boşuna değildir, çünkü piyano, Ada’nın bir ifade aracı olarak filmin merkezinde durur. Okyanusun vahşi dalgalarının dövdüğü kıyıda, kara yağmurlar altında bir başına duran piyano görüntüsünün, o güçlü imgenin söylediği bir şeyler vardır. İnsanın toplumsal normların konforu uğruna vazgeçtiği o kendine özgü, “biricik” dilini ve potansiyelini temsil eder.  

31 Ocak 2016 Pazar

hanging rock ve kısa ömürlü kelebekler


"Gördüğümüz ve gördüğümüzü sandığımız bir rüyadan başka bir şey değil. Rüya içinde bir rüya." 

(Çok sevdiğim eski bir filmi yazmıştım da bir türlü buraya uğrayamadığımdan paylaşamadım. Dünyanın bir ucunda yapılmış bir filmin gelip sizi bulması, içinize böyle işlemesi ne güzel! Keislowski duysa o da çok sevinirdi eminim ki :P Dursun burda, seviyorum bu filmi...)

Hanging Rock'ta Piknik Avustralya kırsalında, sabah sisinin altında yükselen kayalıkların görüntüsü eşliğinde bu sözlerle açılır. Daha sonra kamera sadece kızların gittiği bir yatılı okul olan Appleyard Koleji'ne çevrilir ve biz bir örnek beyaz elbiseleri içinde dolaşıp Shakespeare'den dizeler okuyan, neredeyse bir rüyanın içinde yaşıyormuş gibi görünen kızları görürüz. 1900 yılında sıcak bir yaz günüdür, Appleyard Koleji'ndeki kızlar o gün Hanging Rock denilen, bir zamanlar aborijinlerce kutsal sayılan bir kayalıkta pikniğe gidecektir. Okul müdiresi Bayan Appleyard (Rachel Roberts) kızlar gitmeden onları zehirli yılanlara, tehlikeli karıncalara karşı uyarır, erkeklere özenen davranışlardan kaçınmalarını söyler. Piknik sırasında herkes kendini güneş altında gevşek bir yaz uykusuna bırakır. Bu sırada dört kız gruptan ayrılıp kayalığı keşfe çıkar fakat bir süre sonra geri dönen kişi hariç üç kız ve sonradan gezintiye çıkan bir öğretmen kaybolur. Filmin ikinci yarısında bir yandan bu gizemli kayboluş hikayesinin çözülmeye çalışılır bir yandan da bu olayın kalanlar üzerinde yarattıkları işlenir. 

Film esrarın çözülmesinden çok bu esrarın etkileriyle ilgilenir, kafalardaki pek çok soruyu yanıtsız bırakır. Hanging Rock'ta Piknik, insanın en temel korkularını açığa çıkarmasının yanı sıra aslında kurduğu karşıtlıklarla da ince bir gerilim yaratır. Appleyard Koleji ile Hanging Rock birbirine iki zıt mekandır. Kolejin katı bir simetrinin hakim olduğu binasında örtük bir cinselliğin kol gezdiği, duyguların bastırıldığı, saatlerle ve kurallarla denetlenen, Viktoryen bir düzen vardır, Hanging Rock ise sürprizlere, tehlikelere, tutkulara ve heyecanlara açıktır. Kayalıklarda gezinen kertenkeleler, rüzgarın çıkışıyla toplanıveren bulutlar, bir pasta artığına üşüşen karıncalar, bunların hepsi doğanın kestirilemez, denetlenemez yanına işaret eder. Bu iki karşıt mekanda kızların davranışları da farklılık gösterir. Okulda iplerini sıktıkları dar korselerle bedenlerini kontrol altına almaya çalışırken piknikte çoraplarını, korselerini çıkarıp yalınayak dolaşırlar. Okulda askeri bir düzene oturup yenen yemeğin yerini kayalıkların gölgesinde herkesin gönlünce uzandığı piknik alır. 



Karşıtlık karakterlerde de kendini gösterir. Olaya uzaktan tanık olan iki genç adamdan biri aristokrat bir ailenin iyi eğitimli oğlu Michael (Dominic Guard), diğeri ise yetimhanede büyümüş bir hizmetli olan Albert'tir (John Jarratt). Albert genç kızları gördüğünde onlara yönelik cinsel içerikli sözler söylerken Michael bundan imtina edip diğerini uyarır. Bunun üzerine Albert "İşte bizim farkımız, sizler düşünürsünüz bizler dile getiririz," der. Aynı karşıtlık katı okul müdiresi Bayan Appleyard ile kızlarla şefkatle, sevgiyle ilgilenen Fransızca öğretmeni (Helen Morse) arasında da vardır. Fakat filmin merkezindeki karakter, kaybolan kızlardan biri olan Miranda'dır (Anne Lambert). Diğerlerinden daha farklı bir havası vardır, dünya dışı bir varlıktır adeta. Fransızca öğretmeninin "Miranda Botticelli'nin meleklerinden biri olmalı" demesi boşuna değildir. Film boyunca bir şeylerin farkındaymış, doğanın diline hakimmiş gibi görünür. Kayalıklar arasında gezinirken arkadaşlarına liderlik eden yine odur. Okuldaki kızlardan Sarah'nın üzerinde büyüleyici bir etkisi vardır Michael da görür görmez ondan etkilenir, kaybolduktan sonra Miranda onda iyice bir saplantıya dönüşür. 



Filmin görüntü yönetmeni, Peter Weir'in Gallipoli, Son Dalga ve Tehlikeli Bir Yıl filmlerinde de birlikte çalıştığı Russel Boyd'dur. Hanging Rock sahnelerindeki uhrevi atmosferi kameranın önüne koyduğu gelinlik tülüyle yarattığını söyler. Peter Weir, alışılmadık, kendine has, "kötü adam"ı olmayan bir gerilim filmi yaratmıştır. Aslında seyirciyi, karşısında kendisini en güçsüz hissettiği "belirsizlikle", yanında hep yetersiz ve neredeyse ömürsüz kalacağı bir doğanın gerçekliğiyle yüzleştirir. Onu böyle bir dünyayla, sebepsizce ortadan kayboluverme korkusuyla başbaşa bırakır. Sinema forumlarında hala bu kayboluşun esrarı tartışılmaktadır. Filmin en etkileyici yanı müzik, görüntü ve senaryonun birbirini kusursuzca tamamlayarak bir rüya atmosferi, sinemasal bir dünya yaratmaktaki başarısıdır. Film, Zamfir'in içe işleyen pan flütü eşliğinde, etrafı gözetleyen bir başa benzeyen kayalıkların arasındakısa ömürlü kelebekler gibi uçuşurcasına dolaşan bembeyaz elbiseli kızlarla kendi rüyasına bizi inandırır. Filmin giriş cümlesi aslında sinemayı anlatır: "Gördüğümüz ve gördüğümüzü sandığımız bir rüyadan başka bir şey değil. Rüya içinde rüya." Hanging Rock'ta Piknik de hakikatine eremediğimiz kimi rüyalar gibidir, havada asılı kalan soruları, tam yakalayacakken bizden uzaklaşıp duran gerçekliğiyle zihnimizde dolaşır durur.


*Yazı daha önce Paralel Sinema'da yayınlanmıştır. 

4 Ağustos 2015 Salı

varoluşun kederi / giacomo leopardi



Bütün yolların çocukluğa çıkması tuhaf değil mi? Henüz agu bile diyemezken, saç çekerken, yeryüzünün çok yeni bir sakiniyken neler neler işleniyor içimize, insan gerçekten hayrret ediyor! Zizek, mutlu bir çocukluğun insan hayatında neredeyse bir lanet olduğunu, sonradan hayatın gitgide kötüleşmesini kabullenmenin insana çok zor geldiğini söylüyor, kendisini ve o meşhur karamsarlığını örnek veriyor. Zizek'in söyledikleri üzerine düşünüyorum da henüz bir karara varamadım. Ama çok korunaklı bir çocuklukla kimsesiz bırakıldığın bir çocukluk ileride bir yerlerde kesişebiliyor, insan üzerinde benzer etkiler bırakabiliyor, ikisinde de dış dünya tekinsiz bir yer oluveriyor. Aslında daha dün aklımda bir yazı dolanmaya başladı, bir başlık: Evden kaçamayan çocuklar. Yazmaya oturamadım henüz ama aklıma bu yılki film festivalinde izleyip yazdığım filmin kahramanı şair Giacomo Leopardi geldi. "Çocuklar hiçbir şeyde her şeyi bulurlar, yetişkinler her şeyde hiçbir şey bulamazlar," diyen Leopardi. Bu film tanıştırdı beni şairle, şiirlerinden ve karamsarlığından çok etkilendim. Önce Paralel Sinema'da yazdığım şu film yazısını paylaşayım sizinle, kafamdaki yazı da elbet döner gelir buralara.

 Harika Çocuk: Giacomo Leopardi
Harika Çocuk, 19. yüzyılın radikal düşünürlerinden kabul edilen İtalyan şair Giocomo Leopardi’nin (1798-1837) hayatını anlatan biyografik bir film. Kont Monaldo Leopardi’nin oğlu olan Giocomo çocukluğunu, iki kardeşiyle birlikte büyüdüğü evin bahçesinde ve babasının nam salmış kütüphanesinde geçirir. Latince, İbranice öğrenir, klasik metinlerden çeviriler yapar ve durmaksızın yazar. Zaman geçtikçe babasının püriten, muhafazakâr fikirleriyle onun kuşkucu ve liberal fikirleri birbiriyle çatışır. “Babalarımız, onlar bizim düşmanlarımız,” dese de baskıcı babaya boyun eğer ve kaçmak istediği Recanati’den yirmi dört yaşına kadar kurtulamaz. Ne düşünceleriyle ne de gitgide kamburlaşan bedeniyle bir türlü kasabanın dünyevi hayatında kendine bir yer bulamaz, zamanının çoğunu kendine hem sığınak hem de hapishane olan kütüphanede geçirir.

Hayatındaki önemli insanlardan biri, babasının devrimci bularak onaylamadığı, onu Roma’ya gelmesi için ikna etmeye çalışan yazar Pietro Giordani (Valerio Binasco)’dir. Düzenli mektuplaştığı Giordani, onun dış dünyayla bağlantısı ve yol göstericisi olur. Leopardi daha sonra yazar arkadaşı Antonio Ranieri (Michele Riondino) ile Floransa’da yaşamaya başlar, orada uzaktan uzağa hayran olduğu Fanny Targioni Tozzetti (Anna Mouglalis) ile tanışır. Bir yandan maddi sıkıntı çekmekte, bir yandan da bedeninin günden güne çöküşünü izlemektedir. Ranieri’nin kızkardeşi Paolina (Federica de Cola) onun bakımını üstlenir. En sonunda onlarla birlikte Napoli’ye taşınır ve ömrünü orada tamamlar.

Leopardi film boyunca adeta kendi karamsar evreninde sayıklar durur, onun gitgide iflas eden bedenine ve teselli bulmayan melankolisine tanık oluruz. “Çocukluğumla birlikte dünyanın ve hayatın sona erdiğini gördüm, ölüme kadar hayat yok. Ölene kadar çocuk kalanlar hariç,” der. 19. yüzyılın sarsıntılar yaşayan Avrupa’sında liberallerle rahipler arasındaki çekişmede liberallere yakın dursa da onların o fazla iyimser ideallerini paylaşmaz. Olayları etrafındakilerle arasında hep bir mesafe koyan ironik bir bakışla değerlendirir. “Mutsuzken gülebilmemiz hayranlık uyandırıcı,” derken mutluluğun 19. yüzyılın en büyük buluşu olduğuna inanır. Ona göre hayatta iki güzel şey vardır: aşk ve ölüm. Ne var ki aşkı, hayran olduğu kadınları, “bir kere öpse boşuna yaşamamış olduğunu” düşüneceği kadınları hep uzaktan seyreder. 
Yönetmen Mario Martone hayatında seyirlik zaferler ya da -bedeninin deforme olması dışında- görkemli kayıplar yaşamamış bir adamın “olaysız” denebilecek hayatını sinemaya aktarma konusunda genel olarak iyi bir iş çıkarmış. Filmin sonlarına doğru, dramatik bir etki yaratması için konulduğu belli olan ve filmde yama gibi duran genelev sahnesi bir yana, senaryoyu çoğunlukla şairin yazdıklarına dayandırarak şairin iç yaşantısını aktarmayı tercih etmiş. Filmde karakterlerden çok Leopardi’nin araya serpiştirilmiş şiirleri ve metinleri ön plandadır. Şairin müzmin kederi ve İtalya’nın güzel manzaraları etkileyici bir tezat yaratır. Film kimi zaman birbirinden kopuk olaylarla ağır bir tempoyla ilerlese de şairle ilgili bir merak uyandırmayı başarır. Recanati çekimlerinde bizzat şairin yaşadığı ev ve çalıştığı kütüphane kullanılmıştır. Leopardi’yi canlandıran Elio Germano muazzam oyunculuğuyla filmin omuzlarında olan yükünü başarıyla taşır. Çoğunlukla Rossini müzikleriyle ilerleyen filmde, benimsenen klasik anlatımla bağdaşmayan İngilizce sözlü modern birkaç şarkının yabancılaşma yarattığı söylenebilir.

Film, şairin etkileyici “La Ginestra(Katırtırnağı) şiiriyle biter. Doğayı hep amansız bir düşman gibi gören şair, son günlerini Napoli yakınlarında bir villada geçirir ve son günlerinde Vezüv’ün eteklerindeki katırtırnaklarını yazar. Yanardağın alevlerinin altında kaybolmuş Pompei şehrine bakarak, bu katırtırnaklarının da bu “katliam anıtı” karşısında yenilmeye ve üzerinde yükseldiği toprağın külleriyle yok olmaya mahkûm olduğunu söyler, insanlığın doğa karşısındaki gülünç acizliğine gönderme yapar. “Ey yumuşak başlı katırtırnağı, sen de boyun eğeceksin,” der ve 38 yaşındayken o da doğa karşısındaki yazgısına boyun eğer.

23 Mayıs 2015 Cumartesi

evlerin ışıkları bir bir yanarken



 
İnsanın çocukluğunda bir an bir kapı açılır ve o sırada içeri gelecek sızar,” diyor Graham Greene. Ben bu sözü düşünürken aklıma sadece günbatımları geliyor, kayıtsız kalamadığım günbatımları, hayatın o sıradan mucizesi, hani biraz incedir sızısı.

Çocuğum o zaman, ekmek almaya gidiyorum. O sıralarda bilmiyorum akşam vakitlerinde çöken iç sıkıntısı nedir, ben bir tek arka arkaya banyoya girilen, önlük ütülenen Pazar günlerinin sıkıntısını biliyorum. Gün boyu insanı ikna etmeyen bir “tatil neşesi”nin televizyonda yankılanan sesini, odaya yayılan ütü buharını biliyorum. Kimi günlerin kırışığının hiçbir ütüyle açılmadığını, çayın çoğu zaman can sıkıntısını savuşturmak için demlendiğini bilmiyorum daha. Akşam vakitlerinde üst üste üst üste örtülen perdelerin sıkıntısını biliyorum ama. Ah o perdeler. Geceyi evin içine hapseden, dışarıyla içerinin arasına kalın bir çizgi çeken perdeler. Geceyi yine florasan lambaların cızırtısına, çekyatların, formikaların, portatif eşyaların insafına teslim edeceğiz, belli. Kenar süsleri defterlerde uzayacak alabildiğine.

Ama ekmek almaya gidiyorum şimdi, dışarıda insanı ürperten güzel bir ıssızlık. Portakal ağaçlarının yanından yürüyorum, gökyüzünün değişen renklerini görüyorum. Günbatımını seyrediyorum. Birden yaşadığım kasabanın dışına çıkıyorum sanki. Yağ tenekelerine dikilen küpeçiçeklerinin, ev terliklerinin, komşu terliklerinin, misafir terliklerinin dışına çıkıyorum. Hayatın müsveddesini yaşıyormuşuz gibi örtülerle saklanan misafir odalarından uzaklaşıyorum.  Gökyüzü çocukluk gibi, şair haklı, hiçbir yere gitmiyor, orada duruyor ve ben biliyorum Zeze, Nemeçek ve niceleri de bu gökyüzünün altında bir yerlerde. Dünyanın renkleri değişirken, erken çöken akşamlarda, o toprak yolda sanki birden hayatımın içine başka bir hayat sığdırıyorum. Kömür kokusunu, kış ayazını adımlarken kasabanın sınırlarını aşıyorum, bakkala değil de arzın merkezine gidiyorum sanırım. Gökyüzü böyleyken bir mucizeye tanık olmam an meselesi!  

Bu kasabanın akşamları hep hüzünlü oluyor. Yaz geceleri bile. Biraz kimsesizlik var üzerinde ama o kimsesizliğinin farkında değil, belki de bu yüzden bu kadar seviyorum. Üzerinde çıplak lambaların sallandığı karpuz sergileri, gece gezintilerine çıkılan, kendini eğlenceli olduğuna inandırmak için renkli florasanlarla aydınlatılan parklar. Oturup vazife gibi çekirdek çitlenen banklar ki taşrada bir ömre ne çok çekirdek sığar, çekirdek ne çok gönlü oyalar! Yol üstünde lokantalar, plastik masa sandalyeler, muşamba örtüler, bardaklarda ayran kalıntısı, uçuşan sinekler. Paris Düğün Salonu’ndan gelen neşeli sesler. Paris. Düğün. Salonu. Pascal, senin sokaklarında kırmızı balonunla koşuşturduğun şehre benzemez bizim Parisimiz. Hem düğün hem salonu…

Ama bu renklerin uçuştuğu gökyüzü altında sıradan bir şey olamaz. Güneşlikler, tüller, güpürlü danteller çok geride kaldı. Ekmek almaya değil, uzaklarda bir yere gidiyorum ben, toprak yolda, önüm arkam sağım solum sobe. Bir şeylerin olması an meselesi. Gökyüzü böyle olmazdı yoksa. Bu alacakaranlık çok fena. Yetiş Küçük Prens, bu hallerden sen anlarsın!

Ekmek almaya gidiyorum. Güneş batıyor. Belki de mucize, her gün aynı kararlılıkla, çok eskilerden kalma bir alışkanlıkla batması güneşin, bıkmadan yorulmadan. Yoksa taşra, çekirdeklerin, terliklerin, perdelerin, iç çekmelerin, “Allah büyük” demelerin yeri, uzak ihtimallerin meskeni.

Kimse çıkamaz çocukluğundan dışarı” diyor Dağlarca. “Bundandır sevmemiz kiraz ağaçlarını.” Biliyorum ki benim bundandır sevmem günbatımlarını ve biraz da olsa kabullenebilmem sıradanlığımı; insan ömrünün taşradakine benzer sınırlarını. O halde taşrada büyüyenlere ve bakkaldan dönerken ekmeğin ucunu koparanlara gelsin bu yazı. Bir de küçükken (ve hȃlȃ) bir mucize bekleyenlere. Belki buluşturmuştur bizi bir günbatımı. 

18 Mayıs 2015 Pazartesi

toprağın tuzu: dünyayı yeniden yazmak


Son zamanlarda izlediğim en etkileyici belgeseldi Toprağın Tuzu. Film, Amazon’un ağzındaki Serra Pelado altın madeninde, uzaktan birer karınca gibi görünen, çamurlara bulanmış yüzlerce insanın Sebastião Salgado tarafından çekilmiş siyah beyaz fotoğraflarıyla açılıyor. Her meslekten, her profilden insanın bulunduğu bu mahşeri ortam,  gerçeküstü bir atmosfer gibi görünse de herkes o fotoğraflarda biraz kendi insanlığına bakabilir. “Köle gibi görünüyorlar ama değiller, sadece zengin olma fikrinin kölesi onlar,” der Salgado.

Toprağın Tuzu, fotoğraflarıyla insanlık hallerini ve yaşadığımız gezegeni bize hatırlatan bir adamın zihninde dolaşan bir belgesel. Bir fotoğrafçı nedir ki? “Dünyayı ışık ve gölgeyle yazan, yeniden yazan kişidir,” der filmin başında Wim Wenders.

Sebastião  Salgado, Brezilya’da bir çiftlikte dünyaya gelir. O sıralarda bir fotoğrafçı olmayı düşünmese de çocuklukta babasıyla gittiği bir yer vardır, orada dağların ardına bakıp merak eder, her dağın ötesinde bir hikâye, görülecek bir şey vardır, der ve hayatının geri kalanında o gittiği ovadaki ışığı unutmaz, çocukluğu onu bir biçimde dünyanın her yerinde takip eder. Ne tuhaf işte, çocuklukta bir kapı açılırmış ve oradan gelecek süzülürmüş içeriye. Graham Greene demiş bunu. Bu ışık da böyle anlardan biri olsa gerek fotoğrafçı için. Yurttaş Kane için çocukluktaki kızak neyse Salgado için de bu ışık oydu belki.  

Salgado askeri rejim yüzünden ülkeyi terk etmek zorunda kalır, Paris’e yerleşir. Karısının mimarlık öğrenimi için aldığı fotoğraf makinesiyle gitgide daha çok ilgilenir. Öyle ki Dünya Ekonomi Bankası’nda bir ekonomist olarak çalışmayı bırakır ve kendini makinasıyla birlikte Afrika’nın derinliklerine atar. Salgado’nun bir fotoğrafçı olma yolundaki serüveni de böylece başlar.

Ondan sonra dünyanın türlü hallerine tanıklık edecek fotoğraf projeleri geliştirir. Katliamlar, kuraklık, açlık yüzünden göç etmek zorunda kalan insanları (Exodus); savaş mağdurlarını; el emeğiyle iş üreten işçileri (Workers), fotoğraflar. Bütün dünyanın mültei çadırlarıyla kaplanmış olduğunu düşündürtecek manzaralar görür. Aylarca Afrika’da kalır. Bosna’daki, Ruanda’daki kıyımlara tanıklık eder, o insanların yanında bütün çekilen acıları fotoğraflar. İnsanların yavaş yavaş ruh sağlıklarını kaybetmelerine, delirmelerine ve yok olup gitmelerine tanık olur. Çoğu zaman makinasını bırakıp çaresizce ağlar. “Bizler insafsız hayvanlarız, tarihimiz savaş tarihi, bir delilik öyküsü.” Ruanda’dan sonra insanlığın kurtuluşuna inanmaz, buradan sonra bir hayat inşa edilebileceğine inanmaz, buna hakkı olduğuna da. Kendi deyişiyle “ruhu hastadır” artık. Fotoğrafçının umutsuzluğa düştüğü noktada seyirci de aynı umutsuzluğu hisseder. Wenders arka arkaya bu dehşet görüntülerini paylaşmaktan geri durmamıştır. Fakat bir söyleşisinde “bu filmi Ruanda’da bitiremezdim,” der, “umutlu bir şeylerin olması gerekti.”

Salgado çocukluktaki çiftliğine döner. tTropik bir ormandan geriye kıraç bir arazi kalmıştır. Burada karısı Lélia devreye girer, muazzam bir ağaçlandırma projesine (Instituto Terra) ön ayak olur. Bu proje hem o topraklara hem de Salgado’ya hayat verir. O çorak arazi tekrar tropikal bir evrene dönüşür. Bu arada yeryüzünde insan eli değmemiş toprakları fotoğraflamak üzere Genesis isimli projesine başlar. Modern hayatın sızamadığı kabileleri ziyaret eder, Amazon’un derinliklerindeki anaerkil Zo’e’leri, Sibirya’da soğuktan çizmeleriyle uyuyan Nenetleri, Ob nehri’ni ve dünyanın kıyısını keşfe çıkar. “Yeryüzüne bir aşk mektubu” olan bu projeyle gezegenin daha iyimser bir çehresiyle karşılaşır. Brezilya’daki çiftliğe döndüğünde artık ağaçların arasındadır.
Ağaç herkesin evidir. 400-500 yıl yaşayacaklar. Ne müthiş bir güç ama! 400 yılda gökyüzüne yükselecekler. Belki sonsuzluk ölçülebilir bir şeydir,” der Salgado filmin sonunda.

Toprağın Tuzu, fotoğrafçının siyah beyaz fotoğraflarıyla, aile hayatına dair hikâyelerle ve Wenders’le ve oğluyla birlikte kutuplara ve Papua Yeni Gine’ye yaptığı gezilerle ilerler. Wenders, Salgado’yu karanlık bir odada, siyah fon önünde çeker, onun rahat olmasını istediğini ve onun alışkın olduğu karanlık odada karar kıldığını söyler bir söyleşisinde. Bu gerçekten işe yaramış gibidir, kimi çevrelerce fotoğrafları “fazla güzel” bulunduğu için eleştirilen Salgado’nun samimiyetini bize hissettirir. Wenders’in filmin başında da dediği gibi insanları, insanlığı önemseyen biridir o, yaşamı sırasında bir değer yaratmayı başarmış kişilerdendir -ne zor ve ne güzel bir şey bu- ve film sırf bu ilham için bile izlenir.

*Yazı daha önce Paralel Sinema'da yayınlandı. Tembel blogger :)

23 Nisan 2015 Perşembe

kesişen yazgılar, teğet geçen aşklar


 
Dünyanın farklı yerlerinde, farklı insanlar aynı anda aynı şeyi düşünüyor olabilirler," der Krzysztof Kieslowski. Hiç karşılaşmayacak olsanız da dünyanın bir köşesinde sizin gibi düşünen, hisseden birilerinin varlığı, ne güzel ve hüzünlü bir şeydir. "Bu benim takıntım: farklı yerlerde farklı nedenlerle aynı şeyi düşünen insanlar. Ben de insanları birbirine bağlayan filmler yapmaya çalışıyorum.” Aslında filmleri de insan hayatının yazgıyla özgür irade arasındaki salınımından beslenir. Şans, talih, tesadüfler, insan ilişkilerinin rasyonellikle açıklanamayan yanları... Filmleri bu kavramlarla, kimi zaman Kieslowski sinemasında yaratılan Van Den Budenmayer (aslında bu kişi, filmlerinin çoğunun müziklerini yapan Zbigniew Preisner’dir) gibi müzisyenler,  kimi zaman da önemsiz gibi görünen bir eylem ya da karakterle birbirine bağlanır, adeta Kırmızı filmindeki şarkının sözlerini anımsatır, “Her başlangıç bir devamdan başka bir şey değildir. 

Kırmızı, başrol kadın oyuncusu Irène Jacob’un yanı sıra, tema olarak da benim çok sevdiğim başka bir Kieslowski filmi olan Veronica’nın İkili Yaşamı filmiyle paralellikler taşır. Her iki filmde de bir yandan kesişen yazgıları görürüz, bir yandan da birbirine teğet geçen hayatları. Kırmızı’da Cenevre’de üniversite öğrencisi olan, aynı zamanda modellik yapan Valentine’in (Irène Jacob) arabasıyla bir köpeğe çarpmasının ardından köpeğin sahibi yaşlı yargıçla (Jean-Louis Trintignant) yolları kesişir. Kazalar Kieslowski filmlerinde önemli rol oynar, insan hayatlarının kırılma noktalarıdır. Bu kaza sonrasında da Valentine’in hayatının gidişatı değişir. Öte yandan Valentine ile yargıç olmaya hazırlanan, onun ruh eşi olabilecek Auguste (Jean-Pierre Lorit) birbirlerinden habersiz yan yana yaşarlar. Aynı mahalle kahvesine gider, arabalarını aynı sokağa park eder, müzik dükkânında sırt sırta aynı şarkıyı dinlerler fakat birbirlerini bilmezler. İşte burada bir şey insanın içini ince ince sızlatır. Farkına varmadan kendi mutluluğumuzun yanından geçip gidiyor olma ihtimali. Kaçırılmış karşılaşmalar. Ve bir bekleme hali. Hayatımızın müsveddesini yaşıyoruz da asıl hayat henüz başlamamış gibi... Ya da insan ömrünün ne yapsa tamamlanamayacak olması.

Gizlice komşularının konuşmalarını dinleyen, "mutlu" ev manzaralarının sakladığı sırları bilen yargıç ise filmde kötümserliğin kalesi gibidir. Bu gizli dinlemeleri fark edip dehşete kapılan Valentine “Polis misiniz?” diye sorar yargıca. O da “Daha kötüsü… Yargıcım” diye karşılık verir. “Neyin doğru neyin yanlış olduğuna karar vermek kibirden başka bir şey değil.” Valentine’in hayata karşı iyimser, sıcak yanıyla yargıcın sinik bakışı birbiriyle çarpışıp durur. “Vicdanımızı rahatlatmak için iyilik yaparız, gerçekten iyilik yapmak için değil,” der yargıç. “İnsanlar kötü değildir, sadece bazen güçsüz olabiliyorlar,” der Valentine. Onu modellik yaparken bile gülümserken görürüz, üçleme karakterleri içinde geri dönüşüm kutusuna cam şişe atmaktan zorlanan yaşlı kadına yardım eden tek karakter Valentine’dir. Kieslowski, Irène Jacob’un gerçek hayatta da iyi niyetli ve mütevazı biri olmasından dolayı bu rolde onu tercih ettiğini söyler, hatta Kırmızı onun için yazılmıştır. “O bir köpeğe çarptığında onu arabasına alabilecek biri,” der. Kieslowski’nin filmlerinde önem taşıyan, birilerine yardım eden, çaba gösteren karakterlerindendir Valentine.

 

Her şeyi biliyor görünen yargıç da Valentine’in bu yanına kayıtsız kalamaz ve kendisi için ikinci bir hayatın, gerçekleştiremediği bir hayatın hayalini kurmaya başlar. “Siz benim karşılaşmadığım kadınsınız,” der ona. Yaşlı yargıcın yaşadıkları Auguste’ün yaşadıklarının aynasıdır. Biz seyirciler hiçbir zaman Auguste gerçekten var mıdır yoksa yargıcın kafasında yarattığı kişi midir bilemeyiz. Birilerinin hayatını yaşamak, Kieslowski’nin deyişiyle “birilerinin yukarıda yaptığı bir hatayı değiştirmek” mümkün müdür? Kırmızı bu soruyu tekrarlayıp durur. 

 

Kırmızı filminin bir telefon sesi ve duvarların içinde, yerin altında uzayıp giden telefon kablolarının yolculuğuyla açılması tesadüf değildir. Telefon, filmde baştan sona önemli bir motiftir, insanlar arasındaki iletişimden çok engelleri ortaya koyar, hatta bir kaygı aracıdır. Valentine’in hiç görmediğimiz sevgilisi, telefon aracılığıyla Valentine üzerinde baskı kurar, onu denetler ve yargılar. Valentine telefona yetişemeyince telaşlanır. Auguste, elinden kaçırdığı sevgilisini arayıp durur ama karşısında hep bir sinyal sesi duyar, telefon açılmaz.

 

Senaryonun yanı sıra Piotr Sobocinski’nin sahne içinde gözetleme hissi veren sahneler, çerçeveler, cam yüzeylerde çoklu yansımalar yaratan ve pencerelerin dışında gezinerek Auguste’le Valentine’i aynı sahnelere taşıyıp birleştiren kamerası da bu hikâyenin güçlü bir anlatım aracıdır. Kimi zaman bir trafik lambasında, kimi zaman köpeğin tasmasında, yanıp sönen ışıklarda, şans makinalarında karşımıza çıkan kırmızı renk gibi. Valentine’le Auguste’ün konuştukları bir sahnede yargıç birden “Durun bir dakika, çok güzel bir ışık var,” der. O sırada sanki herkes susar, biz seyirciler de nefesimizi tutup ışığın yavaşça odayı dolduruşunu, yaşlı yargıcın yüzüne daha uysal bir ifadenin yerleşmesini izleriz. Valentine de o yumuşak öğle üzeri ışığı gibi o katılaşmış görünen yargıçta bir şeyleri çözer. Çok güzel bir sahnedir, gündelik hayatın mucizelerinden biri.

 

Filmin sonundaki feribot kazasında Valentine, sakız reklamında trajik bir olayı düşünüp üzgün bir poz verdiği reklam afişindeki imgesini tekrarlar. Kendini gerçekleştiren kehanettir adeta. Kazadan kurtulan altı kişi üçlemenin karakterleridir. Yedinci kişi ise filmlerden bilmediğimiz bir barmendir. Kieslowski’ye yedinci kişinin kim olduğunu sorduklarında “belki de hakkında film yapılması gereken bir kişi,” der. Her ne kadar Kırmızı filminden sonra film yapmayı bırakabileceğini söylese de belki de sıradaki onun filmidir fakat yolları o barmenle kesişmeden hayata veda eder.

 

 **Yazı Paralel Sinema sitesinde yayınlandı.



 

3 Nisan 2015 Cuma

şarkı söyleyen kadınlar: kıyameti beklerken

Şarkı Söyleyen Kadınlar herhangi bir yerde ve neredeyse herhangi bir zamanda geçiyor. Karşımıza Büyükada çıksa da burası kıyametini bekleyen herhangi bir yer olabilir. Yaklaşan deprem nedeniyle tahliye edilen bir ada, buna kulak asmadan orada kalıp kendi felaketlerine gömülmüş erkekler ve hayatları onların felaketlerinden etkilenen kadınlar.

Film etkileyici bir fırtına sahnesiyle açılıyor. Sonunu bekleyen adada bir küçük kıyamet yaşanıyor. Esma, pelerini ve boynuna astığı feneriyle filme sert bir rüzgârla bir masal karakteri gibi giriyor. Biliyoruz ki Esma, bu masalın iyilerinden. “Kötülük” ise oğluna karşı son derece haşin davranan avcı baba Mesut (Kevork Malikyan), hastalığını öğrendikten sonra baba evine sığınan, çocukluktan çıkamamış oğlu Adem (Philip Arditti) ve Mesut’un geçmişi karanlık, “zampara” doktor arkadaşı (Vedat Erincin) arasında pay ediliyor. Bu kötücüllüklerinin nedenini tam olarak hiçbir zaman bilemiyoruz. Diğer tarafta da Adem’in bencilliklerinden ve sorumsuzluklarından çeken karısı Hale (Aylin Aslım), Mesut’un yanında çalışan Esma (Binnur Kaya) ve bir fırıncının tecavüzünden kaçıp Esma’nın yanına sığınan Meryem (Deniz Hasgüler) var. Bir de atların dilinden anlayan, sürekli kitap okuyan suskun Emin’i ve Meryem’in eski kocasını görüyoruz. Filmde bu karakterler kadar, uzun sekanslarla çekilmiş, koruluklarda can çekişerek ölümü bekleyen atların da önemli bir yeri var.

“Başkasının acısına kör kalmak” filmin temalarından biri. Adem’in uyanışında da önemli bir rol üstleniyor ve hasta atlar, film boyunca ağıt yakarak kayıp oğlunu arayan anne, bir bakıma kör kaldığımız bir acının temsili oluyor. Esma ise başkasının acısını hissedip dertlere çare arıyor. (Ve zaman zaman bütün o şaşkınlığıyla Vavien’den çıkagelmiş gibi duruyor.) Adem’in ağrısına şifa bulmaya çalışıyor, yas tutan anneyi teselli ediyor, kimsesiz Meryem’e kol kanat geriyor. Etrafındaki kötülüklerden etkilenmeden, saf bir inançla duasını ediyor, “inşallah” sözünü dilinden düşürmüyor. Diğer kadınlarla baş başayken ağaçlar arasında, deniz kenarında şarkılarını, tekerlemelerini söylüyor. Film bizden, o mahrem anlarda içlerinden geldiğince konuşan, şarkılar mırıldanan, hatta saçmalayan (insanın zihnine kazınan yatak-tatak tekerlemesi) kadınların özgürlük duygusunu hissetmemizi istiyor. Hatta sanırım atlarla, onların sakatlanmış, ket vurulmuş halleriyle kadınlar arasındaki bir benzerliği de belli belirsiz işaret ediyor

Fakat nedense bunları soyutlayarak anlatmak isterken kendi sentetikliği içinde derdini, karakterlerini hissettirmekte yetersiz kalıyor ve Mesut’un evi bir yerden sonra neredeyse acemice bölüştürülmüş rollerle birlikte bir tiyatro dekoruna dönüşüyor. Film zaten baştan sona baba-oğul, doğa-insan, kadın-erkek çatışması ve iyilik-kötülük, yaralamak-iyileştirmek, inanmak-inanmamak gibi kavramlara göndermeler yapıyor, ara ara erkek şiddeti ve cinselliğini ekrana taşıyor. Film boyunca birtakım alegoriler üzerimize boca ediliyor. Esma’ya görünen geyiğin ya da “en güzel yatak deniz” lafının neyin karşılığı olabileceğini düşünürken Adem bir aydınlanma yaşıyor, Esma bir yerlerden düşüp hiçbir şey olmamış gibi karşımıza çıkıyor, (Binnur Kaya’nın kaderi oldu artık.) ara ara Halit Ergenç –maalesef Osmanlı padişahı sesiyle- uhrevi metinler okuyor, filmin bir yerinde pelerinli Esma, ölü İsa’yı kucağında tutan Meryem, bir pieta heykeli olarak gözümüze görünüyor. Seyirci olarak bu kadar çok göndermenin, alegorinin altında ezilmemek kolay değil. Bunlara yetişme telaşının verdiği yorgunluk ve bu dağınıklığın ortasında bırakılmanın hayal kırıklığıyla artık filmi değil de sonu gelmeyen bir kafa karışıklığını seyrediyoruz sanki. Bohçanın içinden çekilip etrafa saçılmış çaputlar ve sersemleten bir rüzgârla baş başa.

*Filmi izlerken atların o yürek paralayıcı halini görünce pek çok kişi gibi bu çekimlerin nasıl yapıldığını merak etmiştim. Reha Erdem bir söyleşisinde hiçbir ata zarar verilmediğini, adada çok sayıda ölüme terk edilmiş, can çekişen at olduğunu söylüyor.

**Yazı Paralel Sinema sistesinde yayınlandı.

7 Şubat 2015 Cumartesi

"bu renksiz dünyayı sevmiştik birlikte"

Ne çok şey birikti! Şu sıralar öyle çok yazmak istiyorum ki... Tam "bitti sanırım" derken birden böyle bir yazma isteği geliyor işte. Kafamda yazılarla dolaşıyor, vapurlara, otobüslere bu yazılarla binip insanlarla konuşurken arada paralel bir evrene kaçıp bir şeyler karalamak istiyorum. Bazen sokaklar, şehirler, vapurlar bir metnin parçası gibi görünüyor insanın gözüne. Aslında böyle zamanlarda insan kolay kolay akışa kaptıramıyor kendini. Hani dünyanın o tuhaf akışına. Marguerite Duras'ın -onu da yazmak istiyorum- bir lafı vardır: "İnsanların hayatlarını güzelleştirebilecekken bunu seçmemeleri çok tuhaf," der. Hayatımız tam da böyle işte.

Bir süredir bir sinema sitesine (Paralel Sinema) ara ara yazılar yazıyorum. Gerçi son zamanlardaki iş yoğunluğu, bir de seyahatler beni o yazıları yazmaktan da alıkoydu. En son, malum şubat ayı nedeniyle en çok sevdiğimiz aşk filmiyle ilgili bir yazı istediler. Bu “en” lafı beni hep ürkütür aslında. Fakat bu kez çok tereddüt etmeden Köprü Üstü Aşıkları’nı seçip bir şeyler yazdım. Paris, köprü altları, iki kırgın ruh. Bana çok dokunaklı gelen bir aşk hikayesidir. O aşıkların evrende baş başa kalmışçasına "hırsızlar polisler açlar toklar uyurken" köprü altlarında şehrin en bakir zamanlarını yaşadıkları anlarla örülüdür ya film. "Herkes yokken biz oluruz, uyumayalım". Turgut Uyar bu şiiri onlar için yazmış gibidir. Neyse, aslında bu filmi sonraki yazıya bırakmıştım da heyecanlandım duramadım yine. Bu filmi düşünürken aklıma daha önce yazdığım bir sinema yazısı geldi, eski, epey eski bir film hakkında. 29 yaşında ölmüş Jean Vigo’nun, Fransızların anarşist çocuğunun son (1934) filmi. O da erken yaşta gitmişlerdendir. Bir lafı vardır sık sık andığım: “Ergenliklerinde, sonradan olabilecekleri kişiyi katledenler, yazık size!” der.

İşte filmin yazısı. Bu yazı Nezleli Karga’da da yer alsın istedim. (İçinde tek taş yüzük  ve “aşırı enteresan” bir evlilik teklifi vs olmayan bir aşk filmi çok şükür.) Aslında bu filmi aşk filmi olarak sınıflandırmazdım sanırım, epey mutedil bir filmdir, olaylar fazla dramatize edilmeden, neredeyse çocuksu bir hafiflikle yaşanır. İzlerken hatta pek anlamazsınız bile, sonra sonra filmi sevdiğinizi farkedersiniz.  Köprü Üstü Aşıkları başka bir yazıya... Onun rüzgarı biraz daha şiddetli. "Bu renksiz dünyayı sevmiştik birlikte," der ya şarkı, ki bu sözü hüzünlü ve çok güzel bulurum. Bütün güzel aşk filmlerinin bu sözün gölgesine sığınabileceğini düşünürüm...
Latalante: Sinemanın Eskimeyen Şiiri
L’Atalante bana kalırsa sinemanın ruhu hep genç kalacak filmlerindendir, büyüsü ve şiirselliği hiç eskimez. Film iki genç aşığın, Jean (Jean Daste) ve Juliette’in (Juliette Parlo) kasabadaki evlilik törenleriyle başlar. Genç çift oradan Jean’ın kaptan olduğu, filme de ismini veren L’Atalante isimli mavnaya geçer. Filmde en az genç aşıklar kadar yeri olan Pere Jules (Michel Simon) da mavnada çalışan egzantrik, yaşlıca bir denizcidir. Ömrünü denizlerde geçirmiş, dünyanın büyük limanlarını dolaşmış, oralardan hikayelerle dönmüştür. Vücudu “onu sıcak tutan” dövmeleriyle kaplıdır, odası da tıpkı denizlerde geçirilmiş bir ömür gibi izlerle ve hatta kaybedilen bir arkadaşın mumyalanmış eli gibi tuhaf anılarla doludur. Juliette ise onun aksine küçük kasabasından dışarı çıkmamıştır. Taze bir iştahla dünyayı keşfetmeye hazırdır. Zaman zaman hayranlıkla yeni bir dünyayı temsil eden kişilere kaptırır kendini. Dünya onun için Paris’tir, Paris’e en yakın olduğu zamansa radyo dinlediği zamanlar. Bu yüzden Jules’ün hikayelerine büyük bir merak besler. Jean ise kah Juliette’e olan aşkıyla coşar, kah onu başkalarından kıskanır, iyice hırçınlaşır, gözü bir şeyi görmez. 

Film boyunca iki aşığın birbirlerine aşkla birşeyler fısıldamasını, gülüşmelerini, küsmelerini, çocuklaşmalarını, birbirlerini arzulamalarını; kısacası yeni bir ilişkinin hemen yön değiştiriveren farklı ruh hallerini görürüz. Hem birbirlerini çok sevip birbirlerine ilgi gösterirler, hem kendi bağımsızlıklarının peşine düşmek isterler. Juliette’ın en büyük isteği Paris’in uzak ve ışıltılı dünyasını görmektir, Jean ise bu dünyayı Juliette’e göstermekle onu bu dünyadan kıskanmak arasında gidip gelir. Paris’te Juliette’in mavnadan ayrılmasıyla iki aşık acı çekip birbirini özlemeye başlar. Paris bir taşralı için büyüleyici olduğu kadar acımasızdır da. Juliette’in bu şehrin sokaklarında kendine ait bir yer bulamaz. Jean ve Juliette birbirlerine küsüp ayrı yerlerde birbirlerini hayal ederler. İki aşık, Pere Jules’ün müdahalesiyle sonunda birbirlerine kavuşur. Onların dünyasında aslında pek çok his uçucudur, kırgınlıkları da öyle olur.

Bana kalırsa film eskimemesini kusursuzluk arayışından kendini özgürleştirip özgün sesini bulmasına, yönetmenin sinemada doğaçlama hissi veren anların büyüsünü keşfetmesine borçludur. Film, kahramanların farklı ruh halleri üzerinden Maurice Jaubert’in müziklerinin eşliğinde neredeyse L’Atalante’nin Seine nehri üzerinde ağır ağır ilerleyişi gibi akıp gider. Kimi zaman muzip, kimi zaman hüzünlü, kimi zaman neşeli, bir tonda… Aslında hikâyede fazla bir şey olmuyor gibidir fakat yönetmen bir şekilde izleyiciyi ele geçirmeyi başarır. Karakterler katı bir şekilde kategorize edilmemiş, nefes alıp veren, kanlı canlı kişiliklerdir. Yönetmen onları idealize etmez, onlara hata yapma özgürlüğü tanır.

Bunun yanı sıra filmin yarattığı görsel dil de büyüleyicidir. Sinematograf Boris Kaufman’ı da burada anmak gerekir. Filmin başlarında Juliette’in dumanların arasından ağır ağır ilerleyen kapkara mavnanın üzerinde uçuşan gelinliğiyle göründüğü sahne, su altı görüntüleri, rüya sahneleri çok etkileyicidir. İnsana hep aşkın o elle tutulamayan, rüya ile gerçek arasındaki, puslu doğasını anımsatır.

1. Fotoğraf: kaynak
2. Fotoğraf: kaynak 

22 Kasım 2014 Cumartesi

bana çiçek vermişti albayım, üzerimde pembeli mavili bir gömlek

Blogun beşinci yılı doldu bu ay. Dedim "hadi artık, bırak şu mızmızlığı!" Demek ki sonbahar aylarında dürtüyor bizi bir şeyler yazmamız için. Kalemkutusu seçme, martıları seyretme, işporta şemsiyeler eskitme, ağaçlara sarılma mevsiminde. Gökyüzünün mavi olmayı unuttuğu, ayakların su almaya başladığı mevsim. Son zamanlarda boşlamış gibi görünsem de çok sevdim burayı, en çok da buradaki sohbetleri ve blog komşularımı. Nefes aldığım, paylaştığım, öğrendiğim, düşündüğüm bir yer oldu Nezleli Karga, okuyanlar, ses verenler sayesinde. Siz çok yaşayın e mi! :)

Aylardan Kasım örtmenim! Bir ciddiyeti var sanki bu ayın, ceketini giyip önünü iliklemiş, bir görev bilinciyle kışı bekliyor. "Kasım ihtiyar, ölü bir ağaca bağladı beni / Nisana haber verin kurtarsın beni” diyor şarkı. Biraz insafsız mı ne? (Tom Waits değil bu kez Liz Durrett söylüyor. Hatta bugünlerde şu seçkiyi dinliyorum, yeterince hüzünlenememekten şikayetçiyseniz sevebilirsiniz :P)

Mevsimden mi bilmem ama bugünlerde her şey pek dokunaklı geliyor, insanlık hallerine uzaktan bakıp bakıp ağlayasım var. (Ispanağı içli bulduğum günler oluyor, öyle yeşil ki!) Niye öyle? Peki ama bir yandan acıklı değil mi halimiz? Ne yapıyoruz küçük sincaplar gibi bir ağaç kovuğunu dünya belleyip? Avucumuzda bir palamut, nerelere saklayacağımızı bilemiyoruz Palamut yahu!:) Sonra bir de memleket halleri var, "yurttan sesler"! Bazen umutsuzluğa kapılmıyor değilim. Bu topraklardaki çarpık bakışlarımız, zihnimize kök salmış önyargılarımız filan. Hastamız yaşayacak mı, daha doğrusu hep böyle mi yaşayacak doktor? Öte yandan kendi kendini eğlendiren bir hokkabaz gibiyim, sirkin kadrolusu! Hep bir oyun oynamalar, (Mezartaşıma öyle yazsınlar, “doymadı oyuna!” Valla yazsınlar) kuşlara isim bulmalar, kedilere meslek yakıştırmalar, şarkı tutmalar, arkadaşlara takılmalar, isim tahmin etmeler filan. Oyun oynamadan olmuyor. Yoksa işte, o bildik tekrar.  
   
Kasım dedim ya, hani bir de insanlık halleri dedim, okul yıllarından her hatırlayışımda içimi yakan bir olay vardır. Minicik bir olay belki ama hiç unutamam.

Ortaokuldayım. Bazı günler okula erken gelip ek ders yapıyoruz. Öğlenciyim yoksa. O gün üzerimde önlük var –hayret!-. Asıl, pembeli mavili bir gömlek giymişim içine, önlük yakasının üzerine çıkarmışım, “havalı” olduğumu düşünüyorum o gün. Komik işte!

Derste birkaç şey lazım oluyor, ben getireyim diye atıyorum kendimi sınıftan dışarı, bana yeter ki tebdil-i mekan, hareket olsun! Odtü’deyken de hafta sonları, hava güzelse, yurttan Yüzüncü Yıl’a uça uça giderdim, şaşırırdı herkes. Sabahları o yürüyüş bana çok güzel gelirdi. Ekmek almaya gönderildiğinde sevinen ender çocuklardan olabilirim. Şimdi daha üşengecim herhalde. Her neyse, eski bir okul bizimkisi, (koskoca Mersin Ortaokulu!) tavanları yüksek taş bir yapı. Mermer merdivenlerle Bugünün Saraylısı gibi –Sema Yunak versiyonu- iniyorsunuz aşağıya. Koşarak iniyorum. Okul kapısında nöbetçi öğrenci duruyor. Sabahçılardan. Karşılıklı gülümsüyoruz. Küçücük bir konuşma geçiyor aramızda. Pek hatırlamıyorum, belki de ona soruyorum silgi mi tebeşir mi, nerede diye. İnce, utangaç biri, azıcık tutuk konuşurken. Sonra sınıfa giriyorum. Birkaç kez tekrarlanıyor bu, inip inip çıkıyorum. Biraz da heyecanlanıyorum karşılaşma için. Her seferinde gülümsüyoruz birbirimize. En son aşağı indiğimde elinde küçük bir çiçek demeti var, nasıl tutacağını bilemediği. Çiçeği bana uzatıyor. Ne dediğini de hatırlamıyorum, belki de bir şey demiyor, sadece çiçeği veriyor. Taşrada büyüyenler bilir, bu küçük hareketler o dünyada büyük sesler çıkarır, eller hep bedenlere biraz büyük gelir. Benim okul yıllarımda öyleydi.

Çiçeği saklamaya çalışarak sınıfa giriyorum. Yanımda oturan Nebahat meraklı biri, hemen soruyor. Ben de söylüyorum. Hoşlanmıyor bundan, başıma korkunç bir şey gelmiş olduğu konusunda ısrarcı. Sınıfın erkeklerine fısıldıyor. Zil çalıyor, sabahçıların dersi bitiyor. Sınıftakilerin yanında aşağı inmeye çekiniyorum. Bekliyorum ki herkes insin. İndiğimde nöbetçi öğrenciyi göremiyorum. Daha sonra yanıma sınıftan Gökhan geliyor. İri yarı bir çocuk. “Merak etme, dövdük,” diyor. “Kimi?” diyorum. “Nöbetçi çocuğu,” diyor. “Neden” diyorum, boğazım düğümleniyor. Başka da bir şey demiyorum. Koşarak okul bahçesine iniyorum. Özür dileyeceğim ama bulamıyorum, koskoca Mersin Ortaokulu! Sabahçılar dağılmış. İsmini de bilmiyorum. Ağlayarak yanaklarım yana yana, bahçede dolanıyorum. Sanki onu bulup söylemezsem dünyanın düzeni değişecek. “Kaşağıyı ben kırmıştım” diyemeyen Ömer Seyfettin karakteri gibiyim neredeyse. Dedim ya taşrada küçük hareketler büyük sesler çıkarır diye. O gün okul çeşmesinin yanındaki beton oturaklardan birine oturup içi kavrulan bütün öykü karakterleri adına ağlamış olabilirim. Çocuk halinle başedemediğin bütün ağırlıklar adına...

Nöbetçi çocuğu bir daha görmedim. Bu olay,  yakasını çıkardığım mavili pembeli gömlekle birlikte aklıma gelir hep, sanki o gömlektir o çocuğun dövülmesinin nedeni. Ah işte... Çağan Irmak filmi olmaya doğru gidiyor yazı, tam böğrümüzde Kemalettin Tuğcu oturuyor da bizim mi haberimiz yok acaba:)

Küçücük bir olaydır ama koca bir insanlık sıkıntısı gibi hala içimi sızlatır. Böyle bir ortamda büyümüş olmak biraz içimi karartır. Bu coğrafyadaki bilinçaltının köklü arızalarından kendimizi ne kadar kurtarabilmiş olabiliriz ki diye düşünürüm, bu ortamda sevmeyi, aşık olmayı ne kadar öğrenmiş olabiliriz? Bu huzursuz debelenmelerimizde böyle "küçücük şeyler"in payı nedir? Ne bileyim… Belki de üzülmemeli, insanlık hali dediğimiz böyle bir şeydir, peşpeşe hata yapma, birilerini yaralama ve debelenme hali.

Ama üzülüyoruz işte, üzülmeyenler adına da üzülmek gerekiyor örtmenim. Yine de öğreniyoruz. Neymiş, birilerine çiçek vermek kötü bir şey değilmiş, çiçek güzel bir şeymiş. Hele ki nöbetçi öğrencilerin okul bahçesinden topladığı, arasına elinizi hafifçe çizen otların karıştığı, boyları birbirini tutmayan çiçekler çok güzel bir şey!